İçeriğe geç

Etiket: Alkarısı

Doğum ve Ölüm Yakınlığı: Alkarısı

Anadolu’nun ve Orta Asya’nın elverişsiz, rüzgârın ıslık çalarak geçtiği bozkırlarında, gaz lambasının titrek ışığının bile aydınlatmaya yetmediği köşelerde saklanan kadim bir korkunun, Al’ın izini sürmek, aslında toplumumuzun kendi varoluşsal çaresizliğinin tarihini okumaktır. Bizler bugün beton blokların arasında, elektrikli aydınlatmaların sahte güvenliğinde yaşasak da, genetik hafızamıza kazınmış eski ürperti, lohusa yatağının başında bekleyen kırmızı kurdeleli bir gelenekte hâlâ nefes alıp vermeye devam ediyor.

Alkarısı, Albastı ya da Al Anası; ismi coğrafyadan coğrafyaya değişse de, temsil ettiği dehşet, binlerce yıldır aynı kanlı ve kızıl gömleği giyiyor. Bu varlık, salt bir halk hikâyesi figürü değil, doğum ve ölüm arasındaki ince çizgide, yaşamın en savunmasız anında, yani yeni bir nefesin dünyaya, bir annenin ise arafın kıyısına düştüğü kriz anında ortaya çıkan, sosyolojik ve psikolojik temelleri olan somut bir karabasandır. Mehmet Berk Yaltırık’ın sözlü kültürü ilmek ilmek işleyen, meddah geleneğinin tozunu korku edebiyatının isiyle harmanlayan üslubunu kuşandığımızda, Alkarısı’nın izini sadece kitaplarda değil, atların terli yelelerinde, su kenarlarındaki kanlı taşlarda ve ocaklık olmuş ailelerin suskunluğunda aramak gerekir.

Tarihsel kökenlerine indiğimizde, Alkarısı’nın şamanistik dönemin, doğayla ve ruhlarla iç içe yaşayan eski dünyanın mirası olduğunu görürüz. “Al” kökü, Türk mitolojisinde ateşi, kanı ve kutsallığı simgeleyen, hem yaratıcı hem de yok edici güce sahip ambivalan bir kavramdır. Ancak zamanla, bu güç demonize olmuş, koruyucu vasfını yitirip, yaşamı emen, neslin devamlılığını tehdit eden bir cadı arketipine dönüşmüştür. Eski Türk inançlarında ve Altay anlatılarında, Al Ruhu’nun bazen uzun saçlı, çirkin, göğüsleri dizlerine kadar sarkan, pasaklı bir kocakarı; bazen de insanı güzelliğiyle büyüleyen, al kaftanlar giymiş bir gelin suretinde göründüğü rivayet edilir. Bu şekil değiştirme yeteneği, korkunun belirsizliğinden beslenir. Gecenin karanlığında, ahırda atların huzursuzlandığı, köpeklerin sebepsiz yere uluduğu anlarda, köylünün zihninde canlanan imge, işte bu belirsizliğin vücut bulmuş halidir. Alkarısı, fiziksel dünyanın kurallarına meydan okur; kapalı kapılardan sızar, bacadan girer, hatta anahtar deliğinden geçebilecek kadar küçülür veya bir saman çöpüne dönüşebilir.

En yaygın ve en ürkütücü anlatılardan biri, Alkarısı’nın lohusa kadınlara ve yeni doğmuş bebeklere musallat olmasıdır. Burada devreye giren ciğer motifi, korkunun en içgüdüsel, en bedensel boyutunu oluşturur. Efsanelere göre Alkarısı, lohusanın ciğerini söküp alır ve en yakın su kaynağına götürüp yıkar. Eğer ciğeri suda yıkamayı başarırsa, kadın oracıkta can verir. Bu anlatı, aslında eski tıbbın açıklayamadığı, ani lohusa ölümlerinin, yani puerperal sepsisin (lohusa humması) halk muhayyilesindeki karşılığıdır. Ateşler içinde yanan, sayıklayan, halüsinasyonlar gören bir kadının durumu, görünmez bir varlığın saldırısı olarak yorumlanmıştır. Tarihsel kayıtlarda ve sözlü aktarımlarda, bu nöbetler sırasında kadının “Geliyor, göğsüme oturdu, nefesimi kesiyor!” diye bağırdığı, etrafındakilerin ise çaresizce havaya kılıç salladığı, tüfek attığı sahneler anlatılır. Bu noktada korku, bireysel bir deneyimden çıkıp toplumsal bir ritüele dönüşür. Alkarısı’ndan korunmak için lohusanın yatağının altına demir (makas, bıçak, kama) konulması, başucuna Kur’an, soğan, sarımsak asılması, kadının asla yalnız bırakılmaması (“kırkı çıkana kadar”); hepsi bu görünmez tehdide karşı geliştirilen kolektif bir savunma mekanizmasıdır. Sosyolojik açıdan bakıldığında, bu ritüeller, kadını ve bebeği sürekli gözetim altında tutarak, toplumun “soyun devamlılığı” konusundaki hassasiyetini ve kontrol arzusunu simgeler. Alkarısı korkusu, kadını savunmasız döneminde yalnızlıktan koruyan ama aynı zamanda onu toplumsal baskının merkezine hapseden bir araçtır.

Alkarısı’nın sadece insanlara değil, hayvanlara, özellikle de atlara musallat olması, bu efsanenin göçebe kültürle olan derin bağını gösterir. Anadolu’nun birçok köyünde, sabah ahıra giren seyisin veya at sahibinin, atını kan ter içinde, yorgun argın bulduğu, en ilginç olanı da atın yelesinin örülmüş olduğu anlatılır. “Alkarısı örmesi” denilen bu durum, rasyonel akılla izah edilmesi güç, tekinsiz bir fenomendir. Rivayete göre Alkarısı, gece ahıra girer, en yağız, en güzel atı seçer, sabaha kadar ona biner, koşturur ve atın yelesini örerek ona sahiplendiğini işaretler. Atın sırtına zift veya pekmez sürülmesi, Alkarısı’nın yapışıp yakalanması için kurulan tuzaklardan biridir. Bu anlatılarda Alkarısı, doğanın evcilleştirilemeyen, vahşi ve kaotik yüzünü temsil eder. İnsanın en sadık yoldaşı ve gücü olan atın bile bu varlık karşısında aciz kalması, korkunun boyutunu artırır. Bir memoratta, gece yarısı ahırdan gelen sesler üzerine dışarı fırlayan bir köylünün, atının üzerinde ters oturmuş, uzun saçları rüzgârda savrulan, gözleri kor gibi yanan bir karaltı gördüğü ve o günden sonra dilinin tutulduğu anlatılır. Bu tür hikâyeler, köy odalarında, kış gecelerinde anlatıla anlatıla, gerçekle kurgunun iç içe geçtiği bir efsane halesini oluşturur.

Korkunun bir diğer boyutu, Alkarısı’nın yakalanıp ocak edilmesi, yani hizmetkâr kılınmasıdır. Bu motif, insanın doğaüstü güçlere hükmetme, kaosu kozmosa çevirme arzusunun bir yansımasıdır. İnanışa göre, Alkarısı’nın yakasına iğne batırılırsa veya üzerine demir bir eşya dokundurulursa, varlık tüm gücünü kaybeder ve iğneyi batıran kişinin emrine girer. Bu kişilerin soyundan gelenlere “Ocaklı” denir ve Alkarısı’nın soya bir daha zarar veremeyeceğine, hatta onların sözünden çıkamayacağına inanılır. Ancak bu “hizmetkâr” olma hali bile tekinsizdir. Yakalanan Alkarısı’nın evin işlerini inanılmaz bir hızla yaptığı, hamuru çok bereketli yoğurduğu, ancak her fırsatta “İğnemi çıkarın, azad edin beni” diye yalvardığı, hatta ev halkını kandırıp iğneyi çıkarttırmak için türlü oyunlar oynadığı anlatılır.

Bir rivayette, Alkarısı’nın evin küçük çocuğunu kandırıp “Teyzeciğim yakamda bir şey var, çıkarıver” dediği, çocuğun iğneyi çekmesiyle birlikte Alkarısı’nın korkunç bir çığlık atarak, “Denizler kadar kanım olsaydı, bu ocağı kuruturdum!” deyip suya atlayıp kaybolduğu söylenir. Bu hikâye, kötülüğün asla tam anlamıyla yok edilemeyeceğini, sadece geçici sürelerle dizginlenebileceğini ve en ufak bir gaflette, masumiyetin (çocuğun) kullanılarak tekrar serbest kalacağını hatırlatır.

Alkarısı anlatıları, coğrafi sınırları aşan, Kafkaslar’dan Balkanlar’a, İran’dan Anadolu’nun en ücra köşelerine kadar yayılan evrensel bir korku ağıdır. Ermeni folklorundaki “Alk”, Kırgızlardaki “Albastı”, hepsi aynı kökten beslenen, farklı dillerde aynı dehşeti anlatan varyasyonlardır. Bu varlık, su kenarlarını, değirmen harabelerini, loş ahırları ve ıssız yol ağızlarını mesken tutar. Su kültüyle olan ilişkisi dikkat çekicidir; ciğeri suda yıkaması, sudan korkmaması ama demirden korkması, eski elementler arası savaşın bir yansıması gibidir. Demir, uygarlığı, insan elinin ustalığını ve göksel bir gücü (gökten düşen meteorik demir algısı) temsil ederken; Alkarısı, suyun, toprağın ve karanlığın ilkel, şekilsiz gücünü temsil eder. Demirin Alkarısı’nı durdurması, medeniyetin vahşi doğaya karşı zaferini simgeler, ancak bu zafer her zaman pamuk ipliğine bağlıdır.

Bu anlatılarda dikkat çeken bir diğer husus, erkek figürünün Alkarısı karşısındaki konumudur. Genellikle “Alkarısı erkekten korkar” denilse de, hikâyelerin derinliğinde erkeğin (babanın/kocanın) çaresizliği yatar. Silahlar, tüfekler, fiziksel güç, bu metafizik varlık karşısında çoğu zaman işlevsiz kalır. Alkarısı’nı yakalayanlar genellikle korkusuz, gözü pek ya da ermiş kişilerdir, sıradan insanlar değil. Bu durum, Alkarısı’nın sıradan hayatın düzenini bozan, hiyerarşileri altüst eden bir karmaşa unsuru olduğunu gösterir. Erkeğin, karısının ve çocuğunun hayatını korumak için demire, duaya, büyüye sığınması, ataerkil gücün sınırlarını çizer. Yaltırık’ın eski zamanların atmosferini yansıtan yaklaşımıyla bakarsak eğer; köy meydanında anlatılan bir hikâyede, koca bir aşiretin reisinin bile, yeni doğum yapmış gelininin kapısında sabaha kadar elinde kılıçla nöbet tutması, Alkarısı korkusunun toplumsal statü tanımadığının en net kanıtıdır.

Alkarısı-Albastı efsaneleri, basit birer korku hikâyesi olmanın ötesinde, bu toprakların kültürel genetiğine işlemiş, sosyolojik ve psikolojik kodlar taşıyan devasa bir anlatı evrenidir. Bu anlatılar, doğumun kutsallığıyla ölümün soğukluğunu, doğanın vahşiliğiyle insanın acizliğini, geçmişin karanlığıyla bugünün aydınlığını aynı potada eritir. Alkarısı, modern tıbbın açıklamalarıyla, şehir hayatının ışıklarıyla silinip gitmiş gibi görünse de, bir yerlerde, belki bir Anadolu köyünde rüzgârın uğultusunda, belki de şehirdeki bir hastane odasında lohusanın gördüğü karabasanlı rüyada varlığını sürdürmektedir. O, kolektif bilinçaltımızın kızıla boyanmış, demirle dağlanmış ama asla tamamen ölmemiş gölgesidir. Ve hikâyeler anlatıldığı sürece, Alkarısı gölgeden çıkıp, atların yelelerini örmeye, ciğerlerin peşine düşmeye devam edecektir.