İçeriğe geç

Kategori: Toplum ve Siyaset

Kültürel Kesikler ve Tutsaklık

Korku edebiyatıyla, özellikle de “body horror” (bedensel korku) alt türüyle haşır neşir olanlar bilir; insanın kendi bedenine yabancılaşması, kontrolünü yitirmesi ya da iradesi dışında bir başkalaşıma sürüklenmesi, en derin dehşetlerimizden biridir. Ancak biz bu dehşeti kurgusal metinlerde, Lovecraftvari kozmik anlatılarda ararken, asıl korku senaryosu gündelik hayatın tam ortasında, gelenek ve koruma maskeleri altında halihazırda sahneleniyor.

Çocuk bedeni, dünyanın en gürültülü ama aynı zamanda da en sessiz savaş alanı. Bu coğrafyada ve dünyanın geri kalanında, çocukların “korunması” üzerine inşa edilen devasa bir söylem endüstrisi var. Politikacılar kürsülerden haykırıyor, muhafazakâr kanaat önderleri ahlaki savaş çanları çalıyor, toplum da kendisine öğretilen reflekslerle bu koroya katılıyor. Ancak bu gürültünün desibeli ile tutarlılığı arasında, insanı dehşete düşüren bir uçurum var. Bir yanda milyonlarca çocuğun bedeni, daha iradeleri teşekkül etmemişken, toplumun kültürel konfor alanı adına geri dönüşsüz müdahalelere maruz bırakılıyor ve buna gelenek deniyor. Diğer yanda ise kendi bedenine yabancılaşmış, aynadaki aksine düşman edilmiş bir avuç gencin, tıp bilimi ışığında aradığı çözüm sapkınlık ilan ediliyor. Bu garip tablo, aslında meselenin çocukların bedeni olmadığını; meselenin yetişkinlerin kendi inanç dünyalarını, korkularını ve iktidarlarını kendilerine ait olmayan küçük bedenler üzerine kazıma arzusu olduğunu gösteriyor. Beden politikaları üzerine düşünürken, istatistiklerin soğuk yüzü ile insan hikayelerinin sıcaklığı çarpıştığında ortaya çıkan çarpık tabloya bakmak zorundayız.

Öncelikle odadaki filden, devasa sessizlik yumağından başlayalım: Erkek sünneti. UNICEF ve Dünya Sağlık Örgütü (WHO) verilerine baktığımızda, Müslüman nüfusun yoğun olduğu ülkelerde (Afganistan, İran, Mısır, Türkiye) bu işlemin uygulanma oranı %99’lara dayanıyor. Türkiye özelinde konuşursak, oran %98.6. Bu, her yıl yaklaşık 25 ila 35 milyon erkek çocuğunun, daha ne olduğunun, kim olduğunun, hatta bir bedene sahip olduğunun bile tam farkına varamadan geri dönüşsüz bir cerrahi işleme tabi tutulması demek. Bu sayının büyüklüğünü tahayyül etmek bile zorken, bu kitlesel müdahalenin tartışmaya açılması dahi bir tabu. Neden? Çünkü “bizde böyle”. Çünkü gelenek, sorgulamanın bittiği yerde başlıyor. Seküler, modern, hatta ateist olduğunu iddia eden bireyler bile, “çocuk okulda dışlanır”, “ileride evlenemez”, “arkadaşları dalga geçer” gibi sosyal baskı argümanlarıyla bu çarka su taşıyor. Bir çocuğun cinsel organına yapılan geri dönüşsüz bir kesi, kültürel kabul kılıfına büründüğü an, tıbbi etik tartışmalarının dışına itiliyor. “Büyüyünce teşekkür eder” gibi romantik ve aslında faili rahatlatan anlatılarla üzeri örtülen bu eylem, aslında yetişkinlerin çocuğun bedenini kendi mülkü, kendi inancının bir uzantısı olarak görmesinin en somut örneği. Şeytanın avukatlığını yapıp sormak gerekiyor: Eğer bir ebeveyn, “ileride ayakkabı vuruyor, ayak sağlığı için daha iyi” diyerek çocuğunun serçe parmağını kestirseydi, toplum buna nasıl tepki verirdi? Muhtemelen “istismar” ve “vahşet” çığlıkları atılırdı. Ancak konu, yüzyılların alışkanlığıyla kutsanmış bir genital kesim olduğunda, istismar kelimesi buharlaşıyor, yerini davullu zurnalı kutlamalara bırakıyor.

Aynı toplum, bakışlarını kendi coğrafyasından biraz daha güneye, Afrika’ya çevirdiğinde ise bambaşka bir maske takıyor. Kadın Sünneti (FGM), bugün dünyada 200 milyondan fazla mağduru olan, Somali, Gine, Sudan gibi ülkelerde %90’ları aşan oranlarda uygulanan korkunç bir pratik. Bizim coğrafyamızda insanlar, FGM’ye haklı olarak “barbarlık” diyor, ayağa kalkıyor. Ancak burada trajik bir ironi ve seçici bir körlük mevcut. FGM’yi “barbarlık” olarak tanımlamak kolaydır çünkü nihayetinde bahsi geçen bizim kültürümüz değildir, ötekinin vahşetidir. Barbarlık bile coğrafyaya ve kültürel kodlara göre yeniden tanımlanıyor. Kendi oğlunun sünnet düğününde halay çeken bir babanın, Afrika’daki bir kabilenin ritüelini eleştirmesi, etik bir duruş değil, sadece alışkanlıklarının konforudur. Kültür tehdit hissettiğinde “çocuk hakları” kartını çıkarıyor; ancak kendi ritüelleri söz konusu olduğunda, aynı kartı cebine saklıyor ve susuyor. Bu seçici vicdan, aslında hiçbir evrensel ilkeye dayanmıyor; sadece “bizden olan” ve “bizden olmayan” arasındaki kalın duvara dayanıyor.

Ve sonra, tüm bu devasa sayıların, yüz milyonların yanında “istatistiksel sıfır” sayılabilecek bir gruba, trans çocuklara geliyoruz. Dünya genelinde ergenlik baskılayıcı tedavi gören çocuk oranı on binde birin altında. Çapraz hormon tedavisi alanlar yüz binde beş civarında. 18 yaş altı cerrahi müdahale ise neredeyse yok denecek kadar az. Buna rağmen, koparılan kıyamet, sünnet edilen milyonlarca çocuk için çıkan sesin binlerce katı. Türkiye’de hormon tedavisine erişim yaşının 18’den 21’e, hatta bazı uygulamalarda daha ileriye çekilmesi, “çocuğun iyiliği” maskesi altında sunulan bir şiddet biçimidir. Sağcı popülizmin ve muhafazakâr ahlakçılığın, tüm dünyada olduğu gibi bizde de en sevdiği oyun alanı burası: Kendisini savunmaktan aciz, sayısı az ve marjinalize edilmiş bir grubu “canavar” veya zaman zaman “kurban” ilan ederek, kendi kitlesini konsolide etmek. MESEM projelerinde çocuk işçiliğinin normalleştirilmesine, eğitimden koparılmasına, çocuk yoksulluğuna, yurtlarda yaşanan istismarlara ses çıkarmayan güruh; konu bir trans çocuğun doktor kontrolünde, bilimsel metotlarla aldığı ve aslında hayat kurtarıcı olan tedavisine gelince, birdenbire “çocuk hakları savunucusu” kesiliyor.

Buradaki tehlike, sadece politik bir ikiyüzlülükten ibaret değil; bu, biyolojik ve psikolojik bir yıkım projesidir. Tıbbi erişim yaşının 21’e çekilmesi, sadece “beklemek” demek değildir. Bu, trans bir birey için, kendi bedeninin ona ihanet etmesini izlemeye mahkûm edilmektir, kendi bedeninde bilincinin ve duygularının esaret durumudur. 21 yaş, biyolojik olarak birçok şeyin bittiği bir yaştır. İskelet yapısı oturur, omuzlar genişler, leğen kemiği şekillenir, ses telleri kalınlaşır, yüz hatları maskülenleşir veya feminenleşir. Hormon replasman tedavisine (HRT) geç kalındığında, bu değişimlerin çoğu geri döndürülemez hale gelir.

Bir trans kadın için, testosteronun kemiklerinde yarattığı tahribatı düzeltmek, kaburga yapısını değiştirmek imkansızdır. Sesini inceltmek, yüzündeki erkeksi/maskülen ifadeyi silmek için ömür boyu sürecek acılı ameliyatlara, bitmek bilmeyen disfori krizlerine mahkûm olur. Oysa ergenlik öncesi veya ergenliğin başında başlanan baskılayıcılar ve sonrasındaki hormon tedavisi, tüm bu travmatik süreçlerin yaşanmasını engeller. “Fikirleri değişebilir, beklesinler” argümanı, cinsiyet disforisinin ne olduğunu bilmeyen, bunu bir “moda” ya da fikir sanan zihinlerin uydurmasıdır. Disfori bir fikir değildir; kişinin varoluşsal bir hapishanede, kendisine ait olmayan bir bedende, kendisine zorlanan bir rolü oynamasıdır.

Bu bekletme politikası, aslında caydırıcılık adı altında bir yok etme stratejisidir. Fazladan maruz kalınan 2-3 yıl, sadece zaman kaybı değil; intihar oranlarının, sosyal izolasyonun ve depresyonun tavan yaptığı bir cehennemdir. Lise yıllarını, gençliğinin en güzel çağlarını “mış gibi yaparak”, olmadığı birinin maskesini takarak geçiren, aynaya her baktığında kendisine yabancı birini gören bir gencin kaybettiği yılları kim geri verebilir? Sosyal hayattan kopan, kendisini eve kapatan veya toplumun baskısıyla intihara sürüklenen trans bireylerin görünürlüğünün azalması, aslında sistemin tam da istediği şeydir. “Seni koruyoruz” diyerek ölüme sürüklemek, sağcı biyo-iktidarlarının en sinsi taktiğidir.

Burada, “hata yapma payı” üzerinden yürütülen tartışma da sakattır. Trans bir bireyin pişman olma ihtimali üzerinden, binlerce trans gencin hayatını karartmak mantıklı bir etik duruş mudur? Kaldı ki, HRT büyük oranda geri döndürülebilir bir süreçtir; hormonlar kesildiğinde vücut eski fabrikasyon ayarlarına dönmeye meyleder. Ancak testosteron veya östrojenle “zehirlenmiş” (kişinin disforisine göre) bir iskelet yapısının geri dönüşü yoktur.

Bir yanda milyonlarca çocuğun genital organını sünnet adı altında geri dönüşsüz bir şekilde kesen ve bunu kutlayan bir kültür; diğer yanda doktor kontrolündeki, bilimsel, hayat kurtarıcı ve geri dönüşü olan bir tedaviyi tehlikeli bularak yasaklayan bir devlet aklı. Bu çelişki, bize şunu haykırıyor: Amaç çocuğu korumak değil, amacı normu korumak. Sistemin, erkekliği ve kadınlığı, kendi belirlediği dar kalıplar içinde tutma, bedeni disipline etme çabasıdır bu.

Bu tabloya baktığımızda gördüğümüz şey, kültürel bir suç ortaklığıdır. Sünneti normal, FGM’yi barbarlık, trans çocukların tedavisini ise sapıklık olarak kodlayan zihin haritası, çocukların iyiliğini değil, yetişkinlerin dogmalarını merkeze alır. Eğer gerçekten çocuk bedenine yapılan müdahaleleri dert ediyorsanız, önce istatistiklerin gölgesine, 35 milyon çocuğun kesilen derisine bakmak zorundasınız. Eğer derdiniz çocuk haklarıysa, bunu seçici bir menü gibi kullanamazsınız. Trans çocuklara saldırmak, onları korumak değil; onları intihara, yalnızlığa ve ömür boyu sürecek bir beden nefretine mahkûm etmektir. Dünyada en çok müdahaleye maruz kalan çocuklar onlar değil, sizin kutsal geleneklerinize emanet edilen, rızası sorulmayan milyonlarca diğer çocuktur. Ve unutmayın, bir çocuğu korumanın ilk adımı, onu kendi kültürel kör noktalarınızdan, kendi inançlarınızın keskin bıçağından korumaktır. Geri kalanı, sadece vicdanınızı rahatlatmak için uydurduğunuz kanlı bir masaldan ibarettir.

Afro-Sürrealizm: Gerçekliğin Çatlağı

Sokak lambalarının turuncu ışığı, şehrin gecesini steril bir huzurla doldurmaz; Afrika diasporasının yaşadığı mahallelerde o ışık, geçmişin yankılarını da aydınlatır. Tarihin gölgesinde titreşen bir zaman katmanı gibidir o ışık: Hem bugüne ait hem de olmayan bir şey. İşte Afro-sürrealizm tam da bu kırışıklıkta, bu tuhaf ara bölgede nefes alır. Anlatısı, nesnelerin hafızasıyla konuşur. Paslı bir trompet, sadece bir enstrüman değil, New Orleans’ın nemli gecelerinde yankılanmış bir çığlığın fosilidir. Bir plak iğnesinin cızırtısı, tozdan değil, zamanın kendisinden gelen bir parazittir; kayda alınmamış seslerin, unutulmuş frekansların hayaleti.

Bu estetik, kökeni itibarıyla Avrupa’daki Sürrealizmden ayrılır. Avrupa Sürrealizmi, Freud’un rüyalarına, Paris kafelerinin absürtlüğüne ve savaş sonrası varoluş sancılarına yaslanan bir bilinçaltı devrimiydi. Oysa Afro-sürrealizm, bireysel bilinçaltını değil, bastırılmış bir kolektif hafızayı kazır. Rüyalarla değil, tarihsel kesintilerle çalışır. Sürreal olan, bireysel psişenin tuhaflıklarında değil; kolonyalizmin, köleliğin ve göçün açtığı yarıklarda gizlidir. Bu noktada büyülü gerçekçilikten de ayrılır. Büyülü gerçekçilik, olağanüstü olanı gündelik hayatın dokusuna sakin bir natürellikle örerken, Afro-sürrealizmde bu karşılaşma bir şoktur, bir kırılmadır. Gerçeklik, tarihsel bir travmanın basıncıyla aniden çatlar ve o çatlaktan sızan şey “büyülü” değil, “hafızaya aittir”. Metro vagonunun ritmik takırtısı bir anda zincir seslerine dönüştüğünde, bu bir entegrasyon değil, bir istiladır.

Bu kırılma anlarına verilebilecek en iyi örneklerden biri şudur: Bir çocuk, Harlem’de bir apartman dairesinde eski bir televizyonun ekranında titreyen siyah-beyaz bir yüz görür. Ses yoktur, ama yüz ona tanıdıktır. O an, gerçeklik sanki yanlışlıkla bir perdeyi aralamıştır; televizyon değil, zaman kırılmıştır. Bu sahne bir “bilimkurgu” değildir; bu, Afro-sürrealizmin gündelik yaşama sinsice sızan metafiziğidir. Çünkü burada mekân, coğrafi bir konumdan öte, psişik bir alandır. Şehrin bir sokağı, yalnızca asfalt ve betondan ibaret değildir; o sokak, üzerine sinmiş olan ayak izlerinin, dökülmüş kanın ve söylenmiş duaların enerjisiyle titreşir. Mekân, lineer zamanın çöktüğü bir arena haline gelir.

Afro-sürrealizmde “gelecek” çoğu zaman geçmişe açılır. Diaspora anlatılarında sık sık karşımıza çıkan hayaletler ya da ataların ruhları, ne tam anlamıyla mitik ne de bütünüyle gerçeklik dışıdır. Onlar tarihin ara odalarında, bastırılmış bilinç katmanlarında dolaşır. Bu yönüyle Afro-sürrealizm, Avrupa’nın rasyonel modernitesine sarkastik bir ayna tutar: Siz geleceği roketlerle ararken, biz onu mezar taşlarının arasında buluyoruz der gibidir.

Estetiğin en çarpıcı tarafı ise, şimdiyi “normal” kabul etmemesidir. Bugün yaşadığımız dünya, Afro-sürrealist bakış için zaten yeterince absürttür. Bu anlatıların “canavarları” da Lovecraft’çı bir kozmostan gelmez. Canavar, sistemin kendisidir. Karanlık bir sokakta siyah bir adamın polisle karşılaşması, Lovecraft’ın yaratıklarından daha fazla varoluşsal korku taşır. Çünkü burada korku, bilinmeyenden değil, çok iyi bilinen bir tarihsel gerçeklikten doğar. Kozmik korkunun soğuk yıldızları, burada yerini insanın kendi inşa ettiği kabuslara, bir iş görüşmesinde maruz kalınan o mikroskobik jeste, o anlık bakışa bırakır.

Bu noktada Afro-sürrealizm, sadece bir sanat biçimi değil; bir direniş yöntemi, bir hafıza pratiği haline gelir. Gerçekliğin çatlaklarını görünür kılar, çünkü zaten bu çatlaklarda yaşanmıştır. Beyaz ütopyaların çizdiği doğrusal zaman çizgisinin aksine, Afro-sürrealist anlatı daireseldir, yankılıdır. Peki ya biz bu anlatıya nereden bakıyoruz? Modern dünyanın steril cam penceresinden mi, yoksa tarihin paslı aynasından mı? Belki de her ikisinden de, çünkü Afro-sürrealizm izleyiciyi dışarıda bırakmaz; seni de o kırışıklığın içine çeker.

Sonuç olarak Afro-sürrealizm, bir kaçış edebiyatı değildir; aksine, gerçekliğin en tekinsiz, en inkâr edilmiş katmanına bir sondaj yapmaktır. Bize büyülü bir dünya göstermez, zaten içinde yaşadığımız dünyanın büyüsünü ve absürtlüğünü ifşa eder. Bu yüzden o, bir ayna tutmaktan fazlasını yapar; aynanın kendisinin bir hayalet olduğunu, yansıttığı suretin ise binlerce yüzün üst üste binmiş bir kolajı olduğunu gösterir.