İçeriğe geç

İstanbul’un Kaosu ve Petersburg’un Düzeni Üzerine

İstanbul’un sokak aralarına, denizin tuzuyla birleşmiş rutubetli duvarlarına ve birbiri üzerine binmiş devirlerin tortusuna baktığımızda gördüğümüz şey, yalnızca bu şehrin manzarası değil; dünya edebiyatının henüz tam manasıyla keşfedilmemiş en radikal kaoslardan biridir. Bu kenti bir anlatı nesnesi olarak ele alırken, genellikle düştüğümüz hata onu sadece geçmişin bir müzesi olarak kodlamaktır. Oysa İstanbul, bir müze olamayacak kadar huzursuz, bir başkent olamayacak kadar dağınık ve tek bir kimliğe sığdırılamayacak kadar çok seslidir. Bu çok seslilik ya da kozmopolit yapı, aslında bir tür ‘ontolojik sürtünme’ yaratır. Farklı inançların, dillerin ve sınıfların bu kadar dar bir alanda, bu denli yüksek bir basınçla bir arada bulunması, edebiyatın en temel gıdası olan çatışmayı kendiliğinden üretir. Ancak bu potansiyeli hakkıyla kavramak için onu zıt kutbuyla, yani rasyonel bir iradenin ürünü olan St. Petersburg’un muhafazakâr estetiğiyle kıyaslamak, İstanbul’un neden bilimkurgu ve fantazya için eşsiz bir zemin olduğunu anlamamızı sağlayacaktır.

St. Petersburg, bir bataklığın üzerinde, tek bir adamın, Çar Büyük Petro’nun iradesiyle ve cetvelle çizilmiş bulvarlarla yükseldiğinde, aslında ideal bir Avrupa kenti olma iddiasını taşıyordu. Petersburg’un sanat anlayışı, bu rasyonel ve simetrik yapının bir izdüşümüdür; o, düzenin, devletin görkeminin ve aristokratik bir muhafazakârlığın kalesidir. Oradaki edebiyat, bu devasa ve kusursuz makinenin içinde ezilen küçük adamların trajedisini anlatır. Dostoyevski’den Gogol’e kadar uzanan bahsi geçen büyük gelenek, aslında Petersburg’un son derece keskin ve otoriter yapısına bir tepkidir ama yine de kent yapısının kuralları dahilinde konuşur. Petersburg’un sanatı, merkeze ve merkezin dayattığı estetik disipline göbekten bağlıdır. Form sabittir, hiyerarşi bellidir ve mucize bile ancak bu katı kuralların arasından sızabildiği ölçüde var olur. Oysa İstanbul, hiçbir zaman tek bir planın veya tek bir iradenin şehri olmamıştır. İstanbul bir sızıntılar, eklemeler ve plansız genişlemeler şehridir. Bizans’ın karanlık dehlizlerinin üzerine Osmanlı’nın ahşap dokusu, onun üzerine ise modernitenin betonarme kaosu bindiğinde, ortaya çıkan şey bir üslup birliği değil, muazzam bir kakofonidir. İşte bu kakofoni, edebiyatın muhafazakâr kalıplarını kıran, onu spekülatif bir geleceğe ya da karanlık bir fantazyaya taşıyan asıl güçtür.

Bilimkurgu edebiyatı, özünde bir dünya kurma (world-building) disiplinidir. Ancak Batılı bilimkurgu genellikle steril, teknoloji odaklı ve geleceği rasyonel bir çizgide arayan bir yapıdadır. İstanbul’un sunduğu kozmopolit yapı ise bize siberpunk türünün en saf halini sunar; fakat bu, Tokyo ya da New York siberpunkından farklıdır. Burada teknoloji, bir kurtarıcı değil, bin yıllık bir hayatta kalma mücadelesinin yeni bir evresidir sadece. Petersburg’un muhafazakâr sanat anlayışı safiyeti ve geleneği kutsarken, İstanbul’un kozmopolitliği her türlü safiyet fikrini geçersiz kılar. Bu kentte hiçbir şey saf değildir; camilerin gölgesinde yükselen neon tabelalar, kadim mezarlıkların yanından geçen metro hatları ve her milletten insanın oluşturduğu heterojen kalabalık, edebiyatçıya hazır bir distopya ya da alternatif bir tarih sunar. Eğer bilimkurgu, bugünün çelişkilerini geleceğe taşıyarak büyütmekse, İstanbul zaten o geleceğin içinde yaşamaktadır. Kentsel dönüşümün yarattığı enkazlar ile fiber optik kabloların sarmaş dolaş olduğu bir mahallede, siber-etnik bir anlatı kurmak için hayal gücüne bile gerek kalmaz; sadece bakmak ve dokuyu kelimelere dökmek yeterlidir.

Fantazya edebiyatı açısından ise İstanbul, Petersburg’un mesafeli yücelik anlayışını yerle bir eden bir tekinsizliğe sahiptir. Petersburg’da büyü, genellikle sarayların balkonlarında ya da geniş meydanlarda, bir tür ilahi iradenin veya kadim bir lanetin sonucu olarak belirir. İstanbul’da ise fantazya, gündelik hayatın tam kalbindedir. Bu kentin kozmopolitliği, beraberinde muazzam bir mitolojik tortu getirmiştir. Ancak bu mitoloji, sadece Yunan, Roma ya da Osmanlı efsanelerinden ibaret değildir; o, bu topraklarda yaşamış her topluluğun korkularının, arzularının ve dualarının bir bileşkesidir. Fantastik bir anlatıda İstanbul, bir labirenttir. Ama bu labirent, Petersburg’un geometrik çıkmazları gibi değil, zamanın ve mekânın büküldüğü, bir kapıdan girildiğinde bambaşka bir yüzyıla ya da bambaşka bir varlık katmanına çıkılan organik bir yapıdır. Burada ejderhalar ya da elfler aramaya gerek yoktur; İstanbul’un kendi hayaletleri, bin yıldır dilden dile dolaşan kozmopolit hafızanın ürünüdür. Bir pasajın karanlık köşesinde fısıldaşan dillerin yarattığı gizem, en sofistike fantazya romanından daha etkileyicidir.

Muhafazakâr sanat anlayışı, genellikle statik olanı, değişmeyeni ve milli olanı yüceltir. St. Petersburg’un 19. yüzyıldaki ağırbaşlı edebiyat iklimi, şehri bir tablo gibi dondurmak ister. Oysa İstanbul’un doğasında “oluş” vardır. İstanbul hiçbir zaman tamamlanmış bir eser değildir. Kozmopolitlik, bu bitmemişliğin motorudur. Farklı kültürel kodların sürekli birbirini aşındırması, edebiyatın dilini de melezleştirir. Bilimkurgunun yabancılaştırma tekniği, İstanbul’da bir teknik değil, bir yaşam biçimidir. Kendini hem Avrupalı hem Asyalı, hem dindar hem seküler, hem çok eski hem çok yeni hisseden bir karakterin zihni, spekülatif kurgunun en verimli sahasıdır. Bu parçalı kimlik yapısı, düz çizgisel bir anlatıyı reddeder. Petersburg’un aristokratik romancısı için gerçeklik tektir ve korunmalıdır; İstanbul’un spekülatif kurgu yazarı için ise gerçeklik, her sokak başında yeniden inşa edilen, kırılgan ve çok katmanlı bir kurgudur.

Bu noktada, İstanbul’un potansiyelini sadece geçmişin birikimiyle değil, geleceğin belirsizliğiyle birleştirmek gerekir. Bilimkurgu ve fantazya, genellikle Batı merkezli bir modernite eleştirisi ya da teknolojik bir determinizm üzerinden yükselir. Oysa İstanbul, bu iki türe de üçüncü bir yol sunar: Kaosun içindeki estetik. Petersburg’un muhafazakârlığı düzene aşıktır; İstanbul edebiyatı ise entropiye, yani düzensizliğin içindeki gizli enerjiye odaklanmalıdır. Kozmopolit yapı, bu entropinin en yüksek olduğu alandır. Birbirini anlamayan ama bir arada yaşamak zorunda olan insanların yarattığı gerilim, bir uzay istasyonundaki farklı galaksilerden gelen türlerin gerilimiyle eşdeğerdir. Bu kenti bir uzay gemisi gibi düşünmek, Galata’yı bir fırlatma rampası, yeraltı sarnıçlarını ise veri depolama merkezleri olarak hayal etmek, kentin kozmopolit ruhuna ihanet etmek değil, aksine o ruhun potansiyelini en uç noktaya taşımaktır.

İstanbul’un edebi geleceği, onun bu çok katmanlı ve arıza dolu yapısını bir kusur olarak değil, bir imkân olarak görmekten geçer. St. Petersburg’un vakur ve muhafazakâr sanat anlayışı, düzeni korumak adına hayal gücünü belirli sınırların içine hapsederken; İstanbul, sınırların zaten birbirine karıştığı bir yer olarak bize sınırsız bir oyun alanı sunar. Bilimkurgu ve fantazya, bu kentin sokaklarında saklanan kadim ve teknolojik sırları açığa çıkaracak olan anahtarlardır. İstanbul, ne Doğu’nun ne de Batı’nın kenti olamamanın verdiği muazzam kaosu, kendi melez mitolojisi ve siber-bizans estetiğiyle dolduracak güce sahiptir. Bu güç, sadece bir şehri anlatmak değil, şehrin içinden geçerek tüm dünyanın geleceğine dair bir söz söylemektir. Edebiyat, İstanbul’un bu kozmopolit enerjisini içine çektiği sürece, sadece yerel bir anlatı olmaktan çıkıp, insanlığın bitmek bilmeyen başka bir dünya arayışının en gerçekçi ve en fantastik cevabına dönüşecektir.

Kategori:EdebiyatEdebiyat AkımıKültürel İncelemeSanatSanat Felsefesi