İçeriğe geç

Ay: Ocak 2026

Asırlık Bir Yalan ve Şövalyelik

Demir ve kanın kokusu, yüzyıllar sonra bile hâlâ burnumuza çalınır haldedir. Ortaçağ’da Batı tipi şövalyeliği anlamaya çalışmak, sisli bir şafak vaktinde, ne ile karşılaşacağını bilmeden ormana dalmaya benzer. Bir yanda Mallory’nin Arthur’u, Chrétien de Troyes’un Lancelot’u ve onların temsil ettiği kusursuz, pırıltılı, neredeyse insanüstü erdem heykelleri durur; diğer yanda ise çamura bulanmış, hayatta kalmak için öldüren, feodalitenin kaba gücünü temsil eden, etten ve kemikten adamlar. Bugün zihnimizde canlanan görkemli şövalye imgesi, aslında tarihsel gerçekliğin üzerine, bizzat çağın ozanları ve sonrasının romantikleri tarafından örülmüş kalın bir dantel gibidir. Bu danteli kaldırdığımızda altından çıkan şey, insanlık tarihinin en karmaşık, en vahşi ve aynı zamanda en estetik paradokslarından biridir. Çünkü şövalyelik, kılıcın keskinliği ile duanın huşusu arasında, bir atın sırtında kurulan hassas dengedir.

Bu dengeyi anlamak için önce sahneyi doğru kurmak gerekir. Roma’nın yıkılışından sonra Avrupa’nın üzerine çöken büyük sessizliği ve ardından gelen kaosu hayal edin. Merkezi otoritenin yokluğunda, gücü elinde tutanın kanun koyduğu, yerel lordların küçük kalelerinde birer tanrı gibi hüküm sürdüğü karanlık çağlar… İşte şövalye, bu kaosun çocuğu olarak doğdu. Başlangıçta bir kahraman değil, sadece bir araçtı; Latince kökeniyle “miles”, yani asker. Ancak herhangi bir asker değil, üzenginin Avrupa’ya gelişiyle kaderi değişen, atın hızıyla mızrağın yıkıcı gücünü birleştiren, dönemin tankı sayılabilecek bir savaş makinesi. Tarihçilerin sıkça vurguladığı gibi, Charles Martel’in Puvatya’da Müslüman ordularını durdurmasıyla başlayan süreç, sadece bir askeri taktik değişimi değil, bir sınıfın doğuşuydu. At beslemek pahalıydı, zırh dövdürmek bir servet gerektiriyordu. Dolayısıyla, atlı savaşçı olmak, sadece fiziksel bir güç değil, ekonomik bir ayrıcalık haline geldi. Bu ekonomik temel, zamanla toprağa dayalı bir sadakat zinciriyle, yani feodaliteyle perçinlendiğinde, basit “atlı asker”, yavaş yavaş bir “soylu”ya dönüşmeye başladı.

Ancak tarihsel materyalizm, şövalyenin ruhunu açıklamaya yetmez. Eğer şövalyelik sadece toprağı koruyan silahlı bir zabıta kuvveti olsaydı, bugün onu Don Kişot’un yel değirmenlerine saldırışındaki trajikomik tutkuda ya da Roland Destanı’ndaki epik fedakarlıkta aramazdık. Burada devreye giren şey, Kilise’nin ve dönemin entelektüel dünyasının, bu kaba gücü ehlileştirme çabasıdır. Kilise, elinde kılıç tutan vahşi adamları kontrol edemeyeceğini anlayınca, onları kutsayarak kendi safına çekme yoluna gitti. “Tanrı’nın Barışı” ve “Tanrı’nın Ateşkesi” gibi hareketlerle, şövalyenin kılıcını kime ve ne zaman çekeceğini belirlemeye çalıştı. Böylece o barbar savaşçı, bir anda “Christi Miles”a, yani İsa’nın askerine dönüşme yoluna girdi. Zırhın üzerine geçirilen beyaz pelerin, sadece bir giysi değil, dökülen kanın manevi bir kılıfla örtülmesiydi. Bir şövalyenin kılıcını kuşanmadan önce geceyi kilisede dua ederek geçirmesi, silahlarını sunakta kutsatması, şiddetin ritüelleştirilerek meşrulaştırılmasıydı. Bu dönüşüm, Batı medeniyetinin şiddetle kurduğu ilişkinin en ilginç noktalarındandır; öldürme eylemi, doğru amaçlar uğruna yapıldığında bir ibadete, bir arınma vesilesine dönüştürülmüştü.

Fakat edebiyat, tarihin kuru gerçekliğinden her zaman daha hızlı koşar. 12. yüzyıla gelindiğinde, Fransa’nın güneyinden, Akitanya’dan esen rüzgarlar, şövalyeliğin kaderini bir kez daha değiştirdi. Ozanlar, trubadurlar ve saray şairleri, ellerindeki lavtalarla şatodan şatoya dolaşırken, sadece kahramanlık hikayeleri anlatmıyorlardı; onlar yeni bir adam yaratıyorlardı. Kral Arthur’un Yuvarlak Masa’sı, bu yeni idealin kristalize olmuş haliydi. Arthur efsanelerindeki şövalyeler, sadece ejderhaları öldüren veya kötü lordları deviren savaşçılar değildi; onlar aynı zamanda birer ahlak abidesiydi. Gawain’in nezaketi, Galahad’ın saflığı, Lancelot’nun yasak aşkıyla imtihanı… Bu kurgusal karakterler, gerçek şövalyelerin ulaşması gereken, ama çoğu zaman ulaşamadığı bir çıta belirledi. Gerçek bir şövalye, yağmurlu bir günde köylülerin mahsulünü atıyla ezip geçerken, akşam şömine başında dinlediği hikayedeki şövalyenin bir leydinin mendili için dünyayı karşısına alışını dinliyordu. Bu kurgu ile gerçeklik arasındaki yarık, şövalyeliğin trajedisini ve çekiciliğini oluşturur. Edebiyat, şövalyeye “sen busun” demiyordu, “sen bu olmalısın” diyordu. Ve ilginçtir ki, hayat sanatı taklit etmeye başladı; turnuvalar, armalar, saray adabı, hepsi bu edebi kurguların etkisiyle şekillendi.

Bir şövalyenin dünyası, modern insanın algılamakta zorlanacağı sembollerle doluydu. Kılıç, sadece bir öldürme aracı değil, kabzasıyla bir haçı andıran, adaletin simgesiydi. Kalkan, sadece bedeni koruyan bir levha değil, üzerindeki armayla ataların mirasını ve onurunu taşıyan bir kimlikti. Savaş alanında yüzü kapalı bir şövalyenin kim olduğunu anlatan armalar, bugün bizim yüklediğimiz anlamdan çok daha fazlasını, bir aidiyeti ve sorumluluğu ifade ediyordu. Ancak bu sembolizmin altında yatan dünya, hiç de şiirsel değildi. Açlık, salgın hastalıklar, bitmek bilmeyen küçük savaşlar ve acımasız kışlar… Şövalye, işte bu sert gerçekliğin ortasında, ayrıcalıklı ama bir o kadar da tehlikeli bir konumdaydı. O, köylü için hem bir koruyucu hem de bir zorba, kral için hem vazgeçilmez bir güç hem de potansiyel bir isyancıydı. Sadakat yemini, feodal piramidin çimentosuydu ama bu çimento sık sık ihanetlerle çatlardı. Tarih kitapları sadık şövalyelerden bahsederken, mahkeme kayıtları komşusunun arazisini yağmalayan, tüccarları soyan haydut şövalyelerle doludur. “Şövalye ruhu” dediğimiz şey, belki de bu haydutluğun üzerini örtmek için icat edilmiş kolektif bir yalandan, ya da daha iyimser bir bakışla, insanı hayvani dürtülerinden kurtarmaya çalışan soylu bir umuttan ibaretti.

Ortaçağ’ın hayaleti eşliğinde, şövalyeliğin sadece erkeklere özgü, testosteron ve çelikten ibaret bir dünya olmadığını da sezeriz. Bu dünyanın arka planında, onu şekillendiren, bazen bir ödül, bazen bir ilham perisi, bazen de felaketin kendisi olarak görülen kadın imgesi vardır. Ancak kadının bu dünyadaki rolüne ve “saray aşkı” (fin’amor) kavramının şövalyeyi nasıl evcilleştirdiğine değinmeden önce, bu savaşçının nasıl eğitildiğine, ağır zırhı taşıyacak bedenin ve ruhun nasıl dövüldüğüne bakmak gerekir. Çünkü şövalye doğulmaz, şövalye olunur; ve bu oluş süreci, çocukluktan ölüme kadar süren, katı kuralları, acımasız eğitimleri ve bitmeyen bir sınavı içerir. Zırhın içindeki adamı anlamak için, önce zırhı giymeye hak kazanana kadar geçtiği yolları, dökülen terleri ve öğrenilen o sessiz kodları incelememiz gerekecek.

Şövalyeliğin parıltılı zırhının altında, nasır tutmuş eller, morarmış omuzlar ve çocukluktan itibaren itaat ile yoğrulmuş bir irade yatar. Bir şövalyenin yaratılışı, aslında bir bireyin sistematik olarak yok edilip, bir kastın ideallerine göre yeniden inşa edilme sürecidir. Bu süreç, günümüz pedagojisine taban tabana zıt, sert ve travmatik bir kopuşla başlar. Henüz yedi yaşındaki bir oğlan çocuğunun, ana kucağından, baba ocağından koparılıp, eğitimi için başka bir lordun, genellikle bir akrabanın ya da babasının süzereninin şatosuna gönderilmesi, feodal dünyanın eğitim anlayışının temel taşıdır. Kendi evinde şımartılma ihtimali olan çocuk, yabancı bir çatının altında “hizmet etmeyi” öğrenmelidir. Çünkü Ortaçağ zihniyetine göre, efendi olmayı öğrenmenin tek yolu, önce kusursuz bir hizmetkar olmaktan geçer. Çünkü şövalyeler asillerin, asiller kralların, krallar ilahların hizmetkarlarıdır.

Bu küçük sürgünlere “page” (paje) denirdi. Şatonun kadınlarının gözetiminde geçen bu ilk yıllar, kılıçtan çok sofra adabının, lavtanın ve saygının öğrenildiği, görece yumuşak bir girişti. Ancak bu yumuşaklık aldatıcıdır; çocuk, şölenlerde lordun kadehini doldururken, eti doğru yerinden kesmeyi öğrenirken veya bir leydinin eteğini taşırken, aslında feodal hiyerarşinin görünmez ağlarını ilmek ilmek zihnine dokuyordu. O, büyük bir makinenin küçük bir dişlisiydi ve görevi, sessizce var olmaktı. Duvardaki goblenlerde donup kalmış kahramanlara bakarak, avludan gelen kılıç şakırtılarını dinleyerek büyüyen bu çocukların hayal dünyası, gelecekteki kaderlerine bir hazırlıktı.

On dört yaşına gelindiğinde ise çocukluk biter, yaverlik dönemi başlardı ki bu, şövalyeliğin asıl çıraklık cehennemidir. Artık kadınların dünyasından erkeklerin ter, kan ve gübre kokan dünyasına geçiş yapılmıştır. Bir yaverin hayatı, efendisinin gölgesi olmaktan ibarettir. Bu, sadece bir uşaklık değil, aynı zamanda bir can yoldaşlığı eğitimidir. Efendisinin atını tımar eden, paslanan zırhlarını kum ve sirke ile saatlerce ovalayarak parlatan, savaşta yedek silahları taşıyan bu gençler, aslında savaşın lojistiğini ve anatomisini en ince detayına kadar öğrenirlerdi. Zırhın ağırlığını, miğferin içindeki boğucu sıcaklığı, atın huysuzluğunu bizzat tecrübe ederlerdi. William Marshal gibi tarihin gördüğü en büyük şövalyelerden biri bile, bu tozlu yollardan geçmiş, başkalarının zırhını taşırken kendi şöhretinin hayalini kurmuştu. Yaverlik, fiziksel dayanıklılığın sınırlarının zorlandığı bir dönemdi; ağır tahta kılıçlarla yapılan talimler, zırhlıyken ata sıçrama egzersizleri ve düşmeyi (ama ölmeden düşmeyi) öğrenme pratikleri, bedeni bir silaha dönüştürüyordu.

Bu eğitimin en kritik noktası, atla kurulan ilişkiydi. Şövalye, atı olmadan sadece hantal bir metal yığınıydı. Bu yüzden, dönemin metinlerinde ata verilen önem, bazen insana verilen önemden bile fazladır. “Destrier” adı verilen devasa savaş atlarını yönetmek, sadece dizginleri tutmak değil, bacaklarla, sesle ve iradeyle hayvanı bir koçbaşına çevirmek demekti. Yaver, atın nefesinden onun yorgunluğunu anlamalı, savaşın gürültüsünde atı sakinleştirebilmeliydi. Bu, modern bir tank sürücüsünün motorun sesini dinlemesinden farksız, hayati bir teknik bilgiydi. Bir şövalyenin en büyük kabusu, atının tökezlemesiydi; çünkü düşen bir şövalye, yerdeki piyadeler için, kabuğunu ters dönmüş bir kaplumbağa kadar savunmasız ve iştah kabartıcı bir ganimetti. Yaver, işte bu felaketi önlemek için vardı.

Ve nihayet, yirmi bir yaşına doğru, eğer genç adam yeterince güçlenmiş, efendisi tarafından onaylanmış ve gerekli donanımı edinebilecek maddi güce kavuşmuşsa, büyük an gelirdi: Şövalyeliğe kabul töreni. Erken dönemlerde savaş alanında alelacele yapılan basit bir “kılıç kuşatma” ritüeli, 12. ve 13. yüzyıllarda Kilise’nin de etkisiyle, mistik ve teolojik bir operaya dönüşmüştü. Tören öncesi gece, adayın “gözetim gecesi” (vigil) adı verilen bir arınma seansı vardı. Aday, sembolik bir banyo yaparak geçmişin kirlerinden arınır, ardından ölümün ve faniliğin simgesi olarak temiz bir yatağa yatırılır, sonra da yeniden doğuşu simgeleyen beyaz bir gömlek ve üzerine dökülecek kanı simgeleyen kırmızı bir kaftan giyerdi. Tüm geceyi, karanlık bir şapelde, sunak üzerine bıraktığı silahlarının başında dua ederek geçirirdi. Bu sessiz bekleyiş, bir savaşçının vicdanıyla baş başa kaldığı son andı. Şafak sökerken, artık eski çocuk ölmüş, yerine “Tanrı’nın Şövalyesi” doğmaya hazırdı.

Törenin kendisi, toplumsal bir sözleşmenin imzalanmasıydı. Lordun veya başka bir şövalyenin, adayın omuzuna kılıcın yassı tarafıyla dokunması ya da daha eski geleneklerde olduğu gibi ona sert bir tokat atması , unutulmaması gereken bir uyarıydı: “Bu, karşılık vermeden kabul edeceğin son darbe olsun.” Mahmuzların takılması, kılıcın kuşanılması ve halkın önünde atın üzerine atlanarak yapılan ilk gösterişli sürüş, sadece bir kutlama değil, aynı zamanda bir pazarlama stratejisiydi. Çünkü genç şövalye, artık kendi ‘markasını yaratmak’ zorundaydı.

Ancak burada acı bir gerçek devreye girerdi. “Şövalye” unvanını almak, “bitti” demek değil, “başlıyor” demekti. Birçok genç şövalye, törenden sonra kendini devasa bir boşluğun içinde bulurdu. Eğer ailenin büyük oğlu değilseniz, miras hakkınız yoktu. Zırhınız vardı, atınız vardı, unvanınız vardı ama cebinizde meteliğiniz ve kalacak bir yeriniz olmayabilirdi. İşte bu noktada, “gezgin şövalye” kavramı, romantik kitaplardaki gibi macera arayan asil bir ruhtan ziyade, karnını doyurmak için turnuva turnuva gezen, kiralık kılıç olarak hizmet sunan, işsiz ve tehlikeli bir profesyonel asker sınıfına işaret ediyordu. Onlar, Ortaçağ’ın hem rock yıldızları hem de serserileriydi. Bu ipsiz sapsız şövalyeler grubu, Avrupa’nın dört bir yanına dağılarak, enerjilerini boşaltacak bir mecra aradılar.

Bu enerjinin patlayacağı en büyük mecra ise, elbette savaştı. Ama savaş her zaman kapıda değildi. Barış zamanlarında, bu öldürme makinelerini paslanmaktan koruyan ve onlara hem şöhret hem de para kazandıran bir simülasyon icat edilmişti: Turnuvalar. Bugün filmlerde gördüğümüz, kitaplarda okuduğumuz düzenli, centilmen mızrak dövüşlerinin aksine, erken dönem turnuvaları, geniş arazilerde yapılan, kuralları esnek, gerçek savaştan ayırt edilmesi zor ve son derece kanlı kitlesel çatışmalardı. Burada amaç rakibi öldürmek değil, onu esir alıp fidye istemekti. Şövalyeliğin ekonomisi, işte bu yakala-kazan döngüsü üzerine kuruluydu. Bir şövalye için en büyük utanç, atını ve zırhını bir turnuvada kaybetmek; en büyük zafer ise zengin bir rakibi esir alıp, atına ve zırhına el koymaktı. Bu, soylu bir spordan çok, yüksek riskli bir kumardı.

Eğitim bitmiş, tören yapılmış, kılıç kuşanılmıştı. Artık bu adamın, üzerine yüklenen onca anlamı, edilen onca yemini ve harcanan onca serveti haklı çıkaracak bir eyleme ihtiyacı vardı. Batı dünyası, kendi içinde birbirini yiyen bu silahlı kalabalığı dışarıya kanalize etmesi gerektiğini fark ettiğinde, ufukta yeni bir hedef belirecekti. Kudüs’ün tozlu yolları, sadece bir hac rotası değil, aynı zamanda bu yeni sınıfın kendini ispatlayacağı, günahlarından arınacağı ve belki de en önemlisi, Avrupa’nın dar gelen sınırlarından taşıp yeni krallıklar kurabileceği kanlı bir sahne olacaktı.

Papa II. Urbanus, 1095 yılının soğuk Kasım gününde Clermont Konsili’nde toplanan kalabalığa seslendiğinde, muhtemelen Avrupa’nın damarlarında dolaşan zehirli kanı dışarı akıtacak devasa bir yara açtığının farkındaydı. “Deus Vult!” haykırışları göğe yükselirken, şövalyelik kurumu da kendi içindeki en büyük dönüşümü, belki de en büyük sapmayı yaşamaya hazırlanıyordu. Avrupa’nın birbirini boğazlayan, enerjisi taştığı için etrafını yıkan başıbozuk savaşçı sınıfı, bir anda “kutsal” bir misyonla donatıldı. O güne kadar komşusunun arazisi ya da bir nehir geçişinin haraç hakkı için dövüşen adamlar, artık ruhlarının kurtuluşu için, hiç görmedikleri, hayal bile edemedikleri coğrafyalara doğru at süreceklerdi. Haçlı Seferleri, Batı şövalyeliğinin hem zirvesi hem de cinnetiydi.

Doğu’nun kavurucu güneşi altında, ağır yünlü kıyafetlerin ve elli kiloluk zırhların içinde pişen bu adamları hayal etmek, bugün bile insana bir klostrofobi hissi verir. Ancak bu fiziksel azap, manevi bir vecd ile dengeleniyordu. Kudüs’ü ele geçirmek, sadece stratejik bir zafer değil, ‘kıyamet öncesi’ bir hazırlıktı. Bu süreçte, şövalyelik tarihin gördüğü en tuhaf melez yapıyı doğurdu: Askeri Tarikatlar. Tapınak Şövalyeleri (Templars) ve Hospitalierler, Hristiyanlık teolojisi için sindirilmesi zor bir lokmalardı. “Öldürmeyeceksin” emriyle, “kâfiri yok et” pratiği nasıl birleşebilirdi? Dönemin en etkili entelektüeli Aziz Bernard de Clairvaux, “De Laude Novae Militiae” (Yeni Şövalyeliğe Övgü) adlı eseriyle bu paradoksu çözdü. Ona göre bu yeni şövalyeler, insanı değil, “kötülüğü” öldürüyorlardı. Onlar “Malecide” (kötülüğü öldüren) idiler, “Homicide” (insanı öldüren) değil. Bu teolojik akrobasi, tarihin en profesyonel, disiplinli ve fanatik özel kuvvetlerinden birini yarattı. Manastır sessizliğiyle kılıç talimi yapan, kadın yüzüne bakması yasak olan, dünyevi zevklerden arınmış bu “rahip-savaşçılar”, feodal şövalyenin bireysel, kibirli ve başına buyruk tavrına karşı, itaat ve disiplinin korkutucu gücünü sergilediler.

Ancak Doğu’nun sadece kanı ve sıcağı değil, ipeği, baharatı ve rafine kültürü de Avrupa’ya sızdı. Haçlı Seferleri şövalyeyi sertleştirirken, Avrupa’daki şatoların içinde bambaşka bir rüzgâr esiyordu: “Fin’amor” ya da bildiğimiz adıyla “Saray Aşkı”. Şövalyeliği sadece kas gücünden ibaret olmaktan çıkarıp, ona estetik ve duygusal bir derinlik kazandıran şey, kılıç darbeleri değil, ozanların lavta tınılarıydı. Özellikle Akitanya Düşesi Eleanor ve kızı Marie de Champagne’ın hamiliğinde gelişen bu kültür, şövalyenin karşısına yeni bir otorite figürü koydu: “Leydi”. O güne kadar sadece Tanrı’ya ve süzerenine (efendisine) itaat eden şövalye, şimdi ulaşılamaz, çoğu zaman evli ve kendisinden statü olarak yüksek bir kadına, platonik ama tutkulu bir aşkla bağlanmak zorundaydı.

Bu yeni “aşk dini”, feodal sadakat yeminlerinin bir parodisi gibiydi. Şövalye, leydisinin önünde diz çöküyor, ona bir tanrıça gibi tapınıyor, onun bir bakışı ya da mendili uğruna en tehlikeli maceralara atılıyordu. Lancelot’un Kraliçe Guinevere’e duyduğu yasak ve yıkıcı aşk, bu dönemin ruhunu özetler. Lancelot, Arthur’a ihanet eder, krallığı tehlikeye atar ama yine de şövalyelerin en mükemmeli sayılır; çünkü aşkı uğruna onurunu bile ayaklar altına alabilmiştir. Bir hikayede, Lancelot’un leydisini kurtarmak için bir suçlu gibi at arabasına binmeyi kabul etmesi, şövalyelik gururunun aşk karşısında nasıl eridiğinin sembolüdür. Bu, Ortaçağ zihniyetinde devrim niteliğinde bir yumuşamaydı. Şiddet, erotizmle (ama vuslata ermeyen bir erotizmle) ehlileştiriliyordu.

Saray aşkı, şövalyeye nezaket kavramını öğretti. Artık sadece iyi savaşmak yetmiyordu; bir şövalye şiirden anlamalı, dans edebilmeli, satranç oynayabilmeli ve bir kadının yanında nasıl konuşacağını bilmeliydi. Zırhın içindeki kaba saba feodal derebeyi, salon adamına dönüşmeye başlamıştı. Kadınlar, pasif gözlemciler olmaktan çıkıp, şövalyenin değerini belirleyen hakemler haline gelmişti. Turnuvalar artık sadece savaş provası değil, kadınların tribünlerden izlediği, şövalyelerin sevdikleri kadının renklerini (bir kol yenini veya kurdelesini) mızraklarının ucunda taşıdığı devasa tiyatro sahnelerine dönüştü. Şiddet estetize edildi, ölüm riski bir aşk gösterisine evrildi.

Fakat bu estetik perde, gerçeğin çirkin yüzünü tamamen kapatamıyordu. İdealde kadınları koruması ve onlara tapınması beklenen şövalye, pratikte kadınların mülk olarak görüldüğü, zorla evlendirildiği ve savaşlarda ganimet sayıldığı bir sistemin bekçisiydi. Edebiyat ile hayat arasındaki uçurum, şövalyeliğin ikiyüzlülüğüydü. Yine de bu ikiyüzlülük, Batı medeniyetine “centilmenlik” idealini miras bıraktı. Güçlünün, gücünü zayıfı ezmek için değil, ona hizmet etmek için kullanması gerektiği fikri (her ne kadar nadiren uygulanmıyor olsa da) bu dönemde filizlendi.

Haçlı Seferleri’nin hayal kırıklığıyla sonuçlanması ve Kutsal Topraklar’ın kaybı, şövalyelik kurumunda derin bir manevi krize yol açtı. Tanrı’nın askerleri neden yenilmişti? Tapınak Şövalyeleri’nin görkemli yükselişi, 14. yüzyılın başında Fransa Kralı Güzel Philippe’in kıskançlığı ve açgözlülüğüyle birleşince, korkunç bir trajediyle son buldu. Şövalyeliğin en elit, en disiplinli birliği, sapkınlıkla, eşcinsellikle ve şeytana tapmakla suçlanarak yakıldı. Jacques de Molay’ın alevler içindeki bedeni, aslında klasik şövalyelik çağının da sonunun habercisiydi.

Artık ufukta, şövalyenin bireysel kahramanlığını anlamsız kılacak yeni bir çağın, daha teknik, daha pragmatik ve daha az “soylu” bir savaşın ayak sesleri duyuluyordu. Zırh ne kadar kalınlaşırsa kalınlaşsın, karşısındaki tehdit artık bir başka şövalyenin mızrağı değil, sıradan bir köylünün elindeki yaydan fırlayan ve zırhı tereyağı gibi delen bir oktu. Ve barutun kokusu, henüz çok uzaklardan da olsa, gelmekte olan kaçınılmaz sonu müjdeliyordu. Şövalye, zirveye çıkmış, Tanrı ve Leydi adına savaşmış, ancak şimdi tarih sahnesindeki yerini, daha aşağı gördüğü sınıflara kaptırma tehlikesiyle yüz yüzeydi.

Tarihin sarkacı, 14. yüzyılın göğünde salınırken, aşağıda, çamurlu savaş meydanlarında bekleyen gururlu süvariler için zamanın dolduğunu gösteriyordu. Şövalyeliğin altın çağı olarak adlandırılan parıltılı dönem, aslında demirin paslanmaya, ideallerin ise çürümeye başladığı bir sonbahardı. Johan Huizinga’nın tabiriyle “Ortaçağ’ın Sonbaharı”, yaprakların döküldüğü melankolik bir dönemden ziyade, eski dünyanın kemiklerinin kırıldığı şiddetli bir fırtınaydı. Ve bu fırtınanın merkezinde, yüzyıllardır savaş alanlarının mutlak hakimi olan, dokunulmaz, yenilmez ve tanrısal bir yetkiyle donatıldığına inanılan atlı şövalyenin, sıradan bir piyadenin, isimsiz bir köylünün elinde nasıl aciz bir hedefe dönüştüğünün hikayesi vardı.

Bu çöküşün çatlak sesleri, aslında Fransa’nın değil, Flandre’ın bataklıklarında duyulmuştu. 1302 yılında, Courtrai’de, “Altın Mahmuzlar Savaşı” olarak bilinen meşum günde, kibirli Fransız şövalyeleri, karşılarında duran ve sadece mızrak ile sopa taşıyan Flaman milislerini ezip geçeceklerini sanmışlardı. Ancak o gün, şövalyeliğin temel varsayımı olan “soylu kanın üstünlüğü” tezi, sahadaki kanlı gerçeklikle çürütüldü. Milisler kaçmadı, mızraklarını yere sapladı ve atlıları durdurdu. Savaş bittiğinde, çamurun içinden toplanan yüzlerce altın mahmuz, bir kiliseye ganimet olarak asıldı. Bu, yaklaşan büyük felaketin, Yüz Yıl Savaşları’nın habercisiydi. Ancak aristokrasi, ders almak yerine kibrini daha da bilemeyi seçti; onlara göre bu bir taktik hata değil, sadece talihsiz bir kazaydı.

Fakat 1346 yılında, Crecy’de yaşananlar bir kaza değildi; bu, bir sistemin infazıydı. İngiliz ordusu, savaş sanatına bir yenilik getirmişti: Porsuk ağacından yapılan, insan boyundaki basit ama ölümcül uzun yay. Bir şövalyenin eğitimi yirmi yıl sürerken, bir okçunun eğitimi sadece kas gücüne ve pratiğe dayalıydı. Ve en önemlisi, bir okçu ucuzdu. Crecy tepelerinde, Fransız şövalyeleri alışılagelmiş, kahramanca ve aptalca hücumlarına kalktıklarında, gökyüzü oklarla karardı. Dönemin kronikleri, okların vızıldayışını “kar fırtınası”na benzetir. O güne kadar bire bir düellolarla, onurlu vuruşmalarla savaşmaya alışkın olan şövalyeler, düşmanlarına kılıç mesafesine bile yaklaşamadan, atlarıyla birlikte devrildiler. Yerde, ağır zırhlarının içinde birer böcek gibi kıvranırken, İngiliz piyadeleri ellerindeki bıçaklarla gelip işlerini bitirdi. Soylu bir lordun, isimsiz bir köylü tarafından boğazlanması, feodal dünyanın hiyerarşisine inen en büyük darbeydi. Savaş artık bir ritüel değil, mezbahaydı.

Bu travma, 1415’te Agincourt’ta zirveye ulaştı. Agincourt, şövalyeliğin tabutuna çakılan son paslı çiviydi. Yağmurun balçığa çevirdiği bir tarlada, Fransa’nın en seçkin şövalyeleri, dönemde teknolojinin zirvesi sayılan plaka zırhlarını kuşanmışlardı. Bu zırhlar, onları oklardan koruyabilirdi ama ağırlıkları ve çamur, onları hareket edemez hale getirdi. İngiliz okçuları okları bitince, ellerine aldıkları tokmaklar ve baltalarla çamura saplanmış bu metal yığınlarının üzerine saldırdılar. O gün orada ölen sadece binlerce Fransız soylusu değildi; “savaşın estetiği” fikri de orada can verdi. Bir zamanlar savaş alanının tankı olan şövalye, artık teknolojinin ve taktiğin gerisinde kalmış, hantal bir dinozora dönüşmüştü.

İlginçtir ki, askeri gerçeklikteki bu çöküşe, kültürel alanda aşırı bir süslenme ve abartı eşlik etti. Şövalyelik, savaş alanındaki işlevini yitirdikçe, saray hayatında daha da karmaşık, daha da teferruatlı bir tiyatroya dönüştü. Burgonya Sarayı bu kaçış psikolojisinin merkeziydi. Gerçek savaşlarda oklarla delik deşik olan soylular, saraydaki turnuvalarda tavus kuşu tüyleriyle süslü miğferler takıyor, birbirlerine mitolojik kahramanların isimleriyle hitap ediyorlardı. “Altın Post Tarikatı” (Order of the Golden Fleece) veya İngiltere’deki “Dizbağı Nişanı” (Order of the Garter) gibi yapılar, bu dönemde, kaybedilen askeri gücün yerini aristokratik bir ayrıcalık kulübüyle doldurmak için kuruldu. Bu, bir nevi kolektif inkardı. Şövalyeler, dışarıdaki dünyanın değişen, barut kokan, paralı askerlerin cirit attığı gerçekliğine gözlerini kapatıp, kendi yarattıkları masalsı balonun içinde yaşamayı tercih ettiler.

Savaşın ekonomisi de değişmişti. Artık krallar, feodal sadakat yeminlerine güvenerek ordu toplamak yerine, parayı bastırıp profesyonel birlikler kiralıyorlardı. “Routiers” veya “Free Companies” denilen bu paralı asker grupları, savaş olmadığında köyleri yağmalayan, sadakati sadece paraya olan, yasalarından bihaber çetelerdi. Şövalye, “Ben Tanrı ve Kralım için savaşırım” derken, karşısındaki İtalyan kiralık asker “Ben kontratım için savaşırım” diyordu. Bu pragmatizm, şövalyeliğin aurasını paramparça etti. Savaş, kutsal bir görevden çıkıp, kâr-zarar hesabı yapılan bir işletmeye dönüştü. Bertrand du Guesclin gibi figürler, bu geçiş döneminin simgesi oldu; o bir şövalyeydi ama taktikleri bir gerilla savaşçısını andırıyordu. Gece baskınları, pusular, hileler… Eski kültüre göre onursuzluk sayılan her şey, artık hayatta kalmanın gereğiydi.

Ve nihayet, ufukta hepsinden daha korkunç bir ses duyuldu: Top gümbürtüsü. Barutun Avrupa savaş sahnesine girişi, şövalyenin kalesiyle olan ilişkisini de bitirdi. Yüzyıllardır derebeyinin bağımsızlığının garantisi olan yüksek, kalın duvarlı şatolar, Osmanlı’nın İstanbul surlarını dövdüğü gibi, Avrupa’daki lordların surlarını da döven toplar karşısında kağıt gibi yırtılıyordu. Zırhı delen kurşun, suru yıkan top… Teknoloji, feodalizmi tasfiye ediyordu (ya da yeniden biçimlendiriyordu). Bir şövalyenin o görkemli, şahsına özel yapılmış, servet değerindeki zırhı, artık onu sıradan bir tüfekçinin kurşunundan koruyamıyordu. “Cesaret” kavramı anlam değiştiriyordu; düşmanının gözünün içine bakarak kılıç sallamakla, yüz metre öteden tetiğe basmak arasındaki fark, şövalye ruhunun ölüm fermanıydı.

Yüzyılın sonuna gelindiğinde, şövalye artık savaş alanının efendisi değil, geçmişin nostaljik bir figürüydü. Atları hala vardı, kılıçları hala keskindi ama dünya değişmişti. Cervantes’in Don Kişot’u yazmasına daha yüz yıl vardı belki ama Don Kişot’un ruhu, bu dönemde Avrupa’nın üzerinde dolaşmaya başlamıştı bile. Yel değirmenleri dönüyor ve eski dünyanın şövalyeleri onlara beyhude yere saldırıyordu. Ancak bu, şövalyeliğin tamamen yok olduğu anlamına gelmiyordu. Kılıç kınına girerken, içindeki ruh başka bir forma, daha sivil, daha rafine ve modern dünyayı şekillendirecek başka bir kavrama evrilmek üzere kabuk değiştiriyordu.

Rönesans ile birlikte, İtalyan saraylarında beliren yeni insan tipi, Ortaçağ şövalyesinin doğrudan torunuydu ama dedesinden çok daha donanımlıydı. Baldassare Castiglione’nin “Saray Adamı” (Il Cortegiano) adlı eseri, bu yeni şövalyenin el kitabıdır. Artık bir adamın değeri, sadece mızrak kullanmasıyla değil, Latince bilmesi, şiirden anlaması, politik manevraları sezmesi ve kadınların yanında sergilediği zarafetle ölçülüyordu. Kılıç hala beldeydi ama koca iki elli savaş kılıçları gitmiş, yerine ince, zarif ve ölümcül meçler gelmişti. Düellolar, eski turnuvaların bireyselleşmiş ve şehirleşmiş haliydi. Şövalye artık kralı için değil, kendi lekelenen onuru için, şafak vaktinde bir park köşesinde kılıç çekiyordu. Bu bireyselleşme, şövalyeliğin kamusal bir görevden, kişisel bir duruşa dönüşmesinin ispatıydı.

Ancak şövalyeliğin asıl dirilişi, paradoksal bir şekilde, onun gerçekliğinin tamamen unutulduğu 19. yüzyılda, Romantik dönemde gerçekleşti. Sanayi Devrimi’nin isli, gri ve ruhsuz dünyasından bunalan Viktorya dönemi entelektüelleri, geçmişe, “daha temiz” ve “daha soylu” zannettikleri çağlara özlem duydular. Walter Scott’ın “Ivanhoe”su, Tennyson’ın şiirleri ve Pre-Raphaelite ressamların rüya gibi tabloları, Ortaçağ’ı kan ve çamurdan arındırıp, onu pırıl pırıl bir peri masalına dönüştürdü. Bugün bizim “şövalye” denince aklımıza gelen idealize edilmiş imge, aslında Ortaçağ’ın kendisine değil, 19. yüzyılın bu romantik kurgusuna aittir. Onlar, geçmişin vahşi savaşçısını alıp, üzerine modern ahlakın beyaz gömleğini giydirdiler. Şövalyelik, bir tarihsel gerçeklikten çıkıp, bir ahlaki pusulaya dönüştü. İzcilik yeminlerinden modern orduların subay etiğine kadar her yere sinen “şövalye ruhu”, bu romantik yeniden inşanın ürünüdür.

Peki, bugün, yakın çağın ışığı altında, şövalyenin hala bir yeri var mı? Cevap, popüler kültürün en derin katmanlarında gizli. Sinema salonlarına her gittiğimizde, aslında şekil değiştirmiş şövalyeleri izliyoruz. George Lucas, “Yıldız Savaşları”nı yaratırken, Jedi şövalyelerini samuraylar ve Tapınak Şövalyeleri’nin bir karışımı olarak kurgulamıştı. Işın kılıcı, Ekskalibur’un fütüristik bir yansımasıydı; “Güç” ise eski mistik inancın seküler bir yorumu. Gotham şehrinin karanlık sokaklarında suçluları avlayan Batman, arması yarasa olan, zırhını kuşanan, kendi kalesinde (yani mağarasında) yaşayan ve yozlaşmış bir dünyada kendi adaletini sağlamaya çalışan “Kara Şövalye”den başkası değildir. Western filmlerindeki yalnız kovboylar, atıyla kasabaya gelen, kötülerle savaşıp hiçbir karşılık beklemeden gün batımına süren figürler, gezgin şövalyearketipinin Amerika bozkırlarına uyarlanmış halleridir.

Bizler, modern insanlar, hukuk sistemlerine, sahibiz ama içten içe hala “tek başına adaleti sağlayan soylu kahraman” mitine muhtacız. Çünkü dünya hala kaotik, hala adaletsiz ve hala korkutucu. Şövalye imgesi, bizi kaosun ortasında bile bir düzenin, bir ilkenin var olabileceğine inandırmıştı. “Güçlünün zayıfı koruması” fikri, her ne kadar tarihsel şövalyeler tarafından sıkça ihlal edilmiş olsa da, insanlığın icat ettiği en soylu yalanlardan biri olarak varlığını sürdürüyor. Ve bazen, medeniyet dediğimiz şey, işte bu soylu yalanlara inanma ve onları gerçeğe dönüştürme çabasından ibarettir.

Belki de Don Kişot haklıydı; delilik, dünyayı olduğu gibi görmek değil, olması gerektiği gibi görememekti. Şövalyelik, işte olması gereken dünyaya duyulan, hiç bitmeyecek olan melankolik özlemin adıdır.

Slasher ve Mizojini

Friday the 13th veya Halloween gibi türün mihenk taşı olan yapımlarda, cinsel ilişki ve çıplaklık neredeyse her zaman bir çeşit ölüm fermanı olarak işlenir. Bu, püriten ahlak anlayışının dehşet verici bir projeksiyonudur: Haz alan kadın, cezalandırılmalıdır. Ancak bu cezalandırma süreci, paradoksal bir şekilde izleyiciye de bir haz sunar. Linda Williams’ın “Hard Core” kitabında belirttiği gibi, beden korkusu ve pornografi aslında birbirine çok yakındır; her ikisi de bedenin sınırlarını aşan tepkiler (çığlık, orgazm, kanama) üzerine kuruludur. Slasherdaki kadın düşmanlığı, kadının sadece öldürülmesinde değil, onun acısının ve çıplaklığının bir seyirlik nesneye dönüştürülmesindedir. Kadın karakterler, çoğu zaman derinlikli birer kişilik olarak değil, sadece katilin bıçağının tadına bakacak olan bedenler olarak kurgulanır. Aynı zamanda bu durum, sinemanın fallik doğasıyla da örtüşür. Bıçak, balta, motorlu testere gibi nesneler, erkek iktidarının ve kaba gücün simgeleridir; bu nesnelerin kadın bedenine (ve genellikle çıplak tene) nüfuz etmesi, sembolik bir tecavüz niteliği taşır.

Slasher sinemasınınbtemelleri, sadece bir katilin ve kurbanın mekanik kovalamacasından ibaret değildir; aksine bu tür, bedenin politikası, arzunun cezalandırılması ve erkil bakışın en çıplak haliyle tecessüm ettiği kültürel bir ayin alanıdır. Korku sinemasının bu tartışmalı alt türü, 1970’lerin sonundan itibaren toplumsal bilinçdışının bastırılmış unsurlarını, özellikle de cinselliğe ve kadına yönelik bakışı, keskin bir bıçak darbesiyle yüzeye çıkarmıştır. Slasher anlatısı, aslında bir “beden tasfiyesi” sürecidir ve bu süreçte kadın bedeni, hem arzunun nesnesi hem de bu arzunun yarattığı suçluluk duygusunun kurbanı olarak konumlandırılır. Türün temel grameri olan “gözetleme, cezalandırma ve yok etme” döngüsü, Laura Mulvey’in “Visual Pleasure and Narrative Cinema” makalesinde kuramsallaştırdığı skopofilik arzunun, yani röntgencilikten alınan hazzın, dehşetle harmanlanmış bir tezahürüdür. Slasher katili, çoğu zaman kamerasını bir röntgen cihazı gibi kullanan yönetmenin ve kameranın arkasına yerleşen izleyicinin bir uzantısıdır; kurbanını önce bakışıyla (ve kurbanının çıplaklığıyla) mülkleştirir, ardından fiziksel olarak imha eder. Bu noktada çıplaklık, slasher türünde hiçbir zaman tesadüfi ya da sadece estetik bir tercih değildir; durum, kurbanın savunmasızlığının, “saf et” haline indirgenişinin ve toplumsal normların dışına taşan cinselliğin bir kanıtı olarak sunulur.

Carol J. Clover’ın “Men, Women, and Chain Saws” adlı eserinde derinlemesine incelediği şekilde, slasher anlatısı temelde bir ‘bakış savaşı’dır. İzleyici, katilin gözünden bakmaya zorlanırken, aslında kendi röntgenci arzularıyla yüzleşmek zorunda bırakılır. Kadın düşmanlığı burada sadece fiziksel şiddette değil, kameranın kurbanın çıplak bedeninde attığı her bakışta gizlidir. Alfred Hitchcock’un Psycho filmindeki duş sahnesinden bu yana, çıplak kadın bedeni ile kesici aletin buluşması, sinema tarihindeki en güçlü fetişistik imgelerden biri haline gelmiştir. Bu sahnede Marion Crane’in çıplaklığı, onun toplumsal statüsünden, kıyafetlerinden ve savunma mekanizmalarından arındırıldığını; sadece savunmasız bir vücut olarak kaldığını simgeler. Bıçağın her darbesi, mahremiyetin ihlali olduğu kadar, kadının varoluşsal sınırlarının da parçalanmasıdır. Slasher türü, bu ihlali bir adım öteye taşıyarak, şiddeti pornografik bir detaycılıkla sunar. Buradaki pornografi, sadece cinsel içerik anlamında değil, şiddetin ve bedensel parçalanmanın gösterilme biçimindeki aşırılık anlamındadır. Barbara Creed’in “The Monstrous-Feminine” kavramı burada devreye girer; kadın bedeni, erkil özne için hem bir arzu nesnesi hem de bir dehşet kaynağıdır. Çıplaklık, bu ikircikli yapının en uç noktasıdır; çünkü deri yüzeyinin altındaki tekinsiz “içerik”, erkeğin hadım edilme korkusunu tetikler. Katil, bu korkuyu kurbanı yok ederek bastırmaya çalışır.

Cinsel çıplaklık, slasherda kurbanın dehümanize edilme sürecinin bir parçasıdır. Julia Kristeva’nın “iğrençlik” kavramı, vücut bütünlüğünün bozulmasıyla ortaya çıkar. Slasher türü, kadının çıplak bedenini önce bir fetiş nesnesi olarak yüceltir, ardından bu nesneyi parçalayarak iğrençliğin sınırlarına iter. Bu döngü, erkil bilincin kadın bedeni üzerindeki kontrol arzusunun vahşi bir dışavurumudur. Katilin sessizliği ve maskesi, onu bireysel bir failden çıkarıp, kolektif bir baskı mekanizmasına dönüştürür. O maske, toplumun kadına yönelik bastırılmış öfkesinin ve röntgenci şehvetinin bir yüzüdür. Dolayısıyla slasher izlemek, sadece bir korku deneyimi değil, aynı zamanda kadın düşmanlığının estetikleştirilmiş bir provasıdır. Ancak bu prova, kurbanın çığlıkları arasında kaybolan bir hakikati de barındırır: Kadın bedeni, her ne kadar parçalansa da, korkunun merkezindeki boşluğu ve eksikliği hatırlatmaya devam eder.

Slasher anlatısının yapısında “Final Girl” figürü, kadının bir kurbandan bir hayatta kalana dönüşümünün değil, aslında erkil kodlar içerisinde yeniden şekillendirilişinin bir abidesidir. Carol J. Clover, bu figürü türün kalbine yerleştirirken, onun hayatta kalma başarısını paradoksal bir şekilde “kadınlığından feragat etmesine” bağlar. Diğer kadın karakterler, cinsel aktiflikleri, çıplaklıkları ve arzularıyla anlatının cezalandırma mekanizmasına yem edilirken; Final Girl, cinsel olarak pasif, rasyonel ve neredeyse aseksüel bir konuma itilir. Bu durum, slasherın kadın düşmanlığı katmanlarından bir diğerini deşifre eder: Kadın, ancak “kadınsı” kabul edilen (haz, beden, çıplaklık) özelliklerinden arındığında özneleşebilir. Burada çıplaklığın yokluğu, bir tür zırh işlevi görür. Katil, kurbanlarını çıplaklıkları üzerinden nesneleştirip parçalarken, Final Girl’ün giyinik ve “iffetli” bedeni, katilin fallik saldırısına karşı sembolik bir direnç noktası oluşturur. Ancak bu direnç, kadının kendi doğasıyla kazandığı bir zafer değil, erkil sistemin makbul kadın imgesine sığınarak elde ettiği bir bağışıklıktır.

Bu noktada, slasher türündeki bakışın simetrisi daha da bozulur. Robin Wood, “The American Nightmare” adlı çalışmasında, korku sinemasının bastırılmış olanın geri dönüşü olduğunu savunur. Slasher katili, genellikle cinsel gelişimi sekteye uğramış, annesiyle sorunlu bağları olan ya da toplumsal normların dışına itilmiş bir “erkeklik karikatürü”dür. Onun kurbanlarına, özellikle de çıplak kadınlara yönelttiği şiddet, aslında kendi erkek olamama korkusuna karşı geliştirdiği bir savunma mekanizmasıdır. Katilin elindeki bıçak, sadece bir öldürme aracı değil, kurbanın bedenini “açarak” onun içindeki korkutucu, tekinsiz boşluğu (vajinal boşluk veya rahim sembolizmi) kontrol altına alma çabasıdır. Barbara Creed, “The Monstrous-Feminine”de bu durumu Medusa efsanesiyle ilişkilendirir. Kadın bedeninin çıplaklığı, katil (ve izleyici) için bir büyülenme noktası olduğu kadar, dehşet verici bir “eksiklik” hatırlatıcısıdır. Slasher, bu eksikliği kadını parçalayarak telafi etmeye çalışır. Kadın düşmanlığı burada metafizik bir boyut kazanır; kadının bedensel bütünlüğü, erkeğin güvenliği için bir tehdittir ve bu tehdit ancak kanlı bir ritüelle bertaraf edilebilir.

Çıplaklığın slasher içindeki işlevsel kullanımı, izleyiciyi de bir çeşit suç ortağı mertebesine yükseltir. Kamera, kurbanın mahrem anlarına sızarken, izleyiciye katilin perspektifini ödünç verir. Bu, Laura Mulvey’in bahsettiği röntgenci zevkin göstergesidir. Ancak slasherda bu zevk, hemen ardından gelen dehşetle dengelenir. İzleyici, kadının çıplak bedenine bakmanın hazzını yaşarken, katilin saldırısıyla bu hazdan dolayı duyduğu bilinçdışı suçluluktan arınır. Yani katil, sadece kurbanı değil, izleyicinin yasak bakışını da cezalandıran bir otorite figürüne dönüşür. Kadın düşmanlığı bu noktada kolektif bir eyleme dönüşür; kadın bedeni, erkil arzunun ve bu arzunun yarattığı utancın üzerine boşaltıldığı bir “katarsis” işlevi görür. The Texas Chain Saw Massacre (1974) filmindeki Sally karakterinin bitmek bilmeyen çığlıkları ve gözbebeklerine kadar giren yakın planlar, kadının acısının nasıl bir seyirlik nesneye, bir estetik dehşete dönüştürüldüğünün en çıplak kanıtıdır. Burada çıplaklık, sadece kıyafetsizlik değil, ruhun ve bedenin tüm koruma kalkanlarından soyundurulmasıdır.

Slasher türünün 80’lerdeki altın çağında, bu formül bir tür “ahlak oyunu” gibi işler. Cinselliğin ve çıplaklığın hemen ardından gelen ölüm, Reagan dönemi muhafazakârlığının sinemadaki yankısıdır. Kadın bedeni, toplumsal yozlaşmanın ve “tehlikeli” arzuların taşıyıcısı olarak kodlanır. Ancak bu ahlakçı kılıfın altında, derin bir sadizm yatar. Stephen King, “Danse Macabre”da korku filmlerinin bizi normal olduğumuza ikna ettiğini söyler. Slasherda ise bu normallik, kadının kurban, erkeğin ise (canavarca da olsa) aktif özne olduğu bir hiyerarşiye dayanır. Final Girl, filmin sonunda katilin silahını  ele geçirip onu etkisiz hale getirdiğinde, aslında fallik gücü geçici olarak ödünç almış olur. Clover’ın “erkekleşen kadın” tezi buradadır: Kadın ancak erkeğin yöntemlerini, erkeğin silahını ve erkeğin duygusuzluğunu kuşanarak hayatta kalabilir. Bu, kadının özgürleşmesi değil, erkil şiddetin yöntemlerini içselleştirmesidir. Dolayısıyla Final Girl’ün zaferi, kadın düşmanı yapının yıkılmasına değil, aksine bu yapının ne kadar kaçınılmaz olduğunun tescillenmesine hizmet eder.

Modern perspektiften bakıldığında, slasherın çıplaklık ve kadın düşmanlığıyla imtihanı, yeni bir boyuta evrilmiştir. It Follows (2014) gibi “post-slasher” örnekleri, cinselliği bir ölüm laneti olarak kurgularken, türün geçmişindeki ahlakçı yapıyla hesaplaşmaya çalışır. Burada cinsellik artık sadece bir günah değil, bir hayatta kalma ve aktarma mekanizmasıdır. Ancak yine de merkezde, bedeni tehdit altında olan, bakışın hedefi haline gelen kadının varlığı durur. Kadın düşmanlığı, türün genetik kodlarına o kadar derinlemesine işlenmiştir ki, bu kodları tamamen silmek, slasherın kendi varoluşsal zeminini yok etmesi anlamına gelebilir. Çünkü slasher, doğası gereği bir sınır ihlali türüdür; ve tarihsel olarak ihlal edilen ilk ve en savunmasız sınır, her zaman kadın bedeni olmuştur. Bu bedenin çıplaklığı, kameranın karşısında bir “gerçeklik anı” yaratır; ancak bu gerçeklik, kadının insan olarak varlığını değil, bir imge olarak parçalanışını kutsayan tekinsiz bir gerçekliktir.

90’lı yılların gelişiyle birlikte slasher türü, kendi sonunu ilan eden bir öz-farkındalık evresine, yani “meta-korku” dönemine evrildiğinde, kadın düşmanlığı ve cinsel çıplaklık arasındaki bağ kopmak yerine daha sofistike bir kamuflaja büründü. Wes Craven’ın Scream (1996) ile başlattığı bu yeni dalga, türün kurallarını dekonstrükte ederken, kurbanın kendi kurbanlık statüsü üzerine düşünmesini sağladı. Ancak bu entelektüel derinlik, kadın bedeninin bir “seyirlik nesne” olma halini ortadan kaldırmadı; aksine, bu nesneleştirmeyi bir oyunun parçası haline getirdi. Cinzia Romani’nin “cinayetin estetiği” üzerine yaptığı vurgular, bu dönemde daha da belirginleşir. Meta-slasherda kadın, sadece öldürülen değil, neden öldürüldüğünü bilen bir öznedir; fakat bu bilgi, onun çıplaklığının ve bedeninin parçalanışının erkil haz mekanizmasındaki işlevini değiştirmez. Bu dönemde şiddet, bir tür “pastiş” haline gelse de, Carol J. Adams’ın “The Sexual Politics of Meat” eserinde tartıştığı temel mesele baki kalır: Kadın bedeninin bir “et” olarak sunulması. Adams’a göre, hayvanın kesilmesi ile kadının cinsel nesneleştirilmesi arasında bir paralellik vardır; her ikisi de bir kayıp gönderge süreciyle gerçekleşir. Slasherda kadın, öldürülmeden önce cinsel bir nesneye, öldürüldükten sonra ise parçalanmış bir ete indirgenir. Bu süreçte çıplaklık, bedenin “et” olma halini en şeffaf haliyle ortaya koyan bir geçiş aşamasıdır.

Slasher türündeki şiddetin cinsiyetler arası asimetrisi, kadın düşmanlığının en somutlaştığı teknik alandır. Erkek kurbanların ölümleri genellikle hızlı, mekanik ve “işlevsel” bir doğaya sahiptir; onlar anlatının ilerlemesi için birer engel ya da sayısal veridirler. Oysa kadın kurbanların ölümü, uzatılmış birer performans olarak kurgulanır. Judith Butler’ın toplumsal cinsiyet performativitesi kavramını buraya uyarlarsak, slasherdaki kurban olma halinin bizzat kadınlığın bir performansı olarak sunulduğunu görebiliriz. Kadının ölümü; çıplaklık, çığlık ve acının birleştiği bir ekstaz anı olarak resmedilir. Kamera, kurbanın yarı çıplak bedeni üzerinde dolaşırken, bıçağın veya delici aletin yarattığı her yara, erkil bakışın bedene attığı birer imzadır. Bu sahnelerde çıplaklık, kurbanın sadece fiziksel savunmasızlığını değil, aynı zamanda toplumsal hiyerarşideki ikincil konumunu da perçinler. Erkek kurbanlar kıyafetleriyle, yani toplumsal kimlikleriyle ölürken; kadın kurbanlar genellikle en mahrem, en kimliksiz ve en bedensel halleriyle, yani çıplaklıklarıyla yok edilirler. Bu, kadının kamusal alandan (giysi ve kimlik) silinip, sadece biyolojik bir materyal (çıplak et ve kan) olarak tanımlanmasıdır.

90’lar ve 2000’lerin başındaki slasher canlanmasında, “torture porn” (işkence pornosu) olarak adlandırılan alt türün (Saw, Hostel) yükselişiyle birlikte, şiddetin pornografikleşmesi yadsınamaz hale geldi. Burada çıplaklık, artık sadece bir ön hazırlık değil, işkencenin bizzat kendisiyle iç içe geçmiş bir unsurdur. Siegfried Kracauer’in “fiziksel gerçekliğin kurtarılması” olarak sinemaya atfettiği misyon, bu filmlerde bedenin en dehşet verici ayrıntılarının sergilenmesine dönüşür. Kadın düşmanlığı bu noktada, kadının acıya duyarlılığının ve bedensel kırılganlığının bir “estetik değer” olarak pazarlanmasıyla kendini gösterir. İşkence sahnelerindeki aşırı yakın planlar, kadının bedensel bütünlüğünün ihlalini bir görsel şölen gibi sunar. Mark Jancovich’in belirttiği gibi, bu tür filmler izleyiciyi bir tür duyusal aşırılığa davet ederken, bu aşırılığın bedelini her zaman kadın bedeni öder. Çıplak tene saplanan her metal parçası, erkil sistemin teknolojik ve fiziksel üstünlüğünün, kadının biyolojik varlığı üzerindeki zaferini simgeler.

Bununla birlikte, slasherın bu kadın düşmanı yapısı, türün hayran kitlesi içinde her zaman tek düze bir kabul görmemiştir. Türün içindeki “erkeklik krizi”, katilin çoğu zaman hadım edilmiş ya da toplumsal olarak “eksik” bir figür olmasıyla dışavurulur. Katil, kadının çıplaklığına saldırırken aslında kendi cinsel yetersizliğini ve toplumsal normlara olan öfkesini kusar. Bu durum, slasherı sadece kadına yönelik bir saldırı değil, aynı zamanda toksik erkekliğin kendi içindeki parçalanışının bir belgesi haline getirir. Katilin maskesi, bu parçalanmış kimliği gizleyen bir kalkandır. Ancak bu kalkanın arkasında yatan şey, Julia Kristeva’nın “anneyle olan o ilksel, iğrenç bağ” olarak tanımladığı şeyden kaçıştır. Katil, kurbanın (genellikle anne figürünü ya da arzu nesnesini anımsatan kadınların) bedenini parçalayarak, kendi varoluşsal tekinsizliğinden kurtulmaya çalışır. Çıplaklık, burada katil için hem bir çekim merkezi hem de bir yok etme motivasyonudur; çünkü çıplak beden, katilin asla sahip olamayacağı “tamlık” illüzyonunu temsil eder.

Son yirmi yılda slasherın geçirdiği evrim, kadın düşmanlığıyla hesaplaşan ama bu hesaplaşmayı yine bedensel dehşet üzerinden kuran bir yapıya büründü. Barbarian (2022) veya Pearl (2022) gibi modern örnekler, kadın karakterleri hem kurban hem de fail konumuna getirerek, slasherın katı cinsiyet dikotomisini sarsmaya başladı. Ancak bu filmlerde bile, bedenin çıplaklığı ve şiddetin görselliği, türün ontolojik köklerine sadık kalır. Beden, hala üzerinde siyaset yapılan, sınırları ihlal edilen ve son kertede “et” olma potansiyelini koruyan bir alandır. Slasher, kadın düşmanlığını bir “günah keçisi” gibi kullanırken, aslında toplumun en derinlerindeki karanlık arzuyu (yani ötekini yok etme ve onun çıplaklığı üzerinde iktidar kurma arzusunu) her seferinde yeniden üretir. Türün devamlılığı, bu arzunun hiçbir zaman tam olarak tatmin edilememesinden ve kadın bedeninin, erkil sinemanın bitmek bilmeyen “bakış” açlığında her daim taze bir kurban olarak sunulmasından kaynaklanır.

Slasher sinemasını incelerken, türün estetik ve ontolojik köklerinin İtalyan Giallo geleneğine, özellikle de Mario Bava ve Dario Argento’nun stilize vahşetine uzandığı gerçeğini göz ardı edemeyiz. Giallo, cinayeti saf bir “sanat” nesnesine dönüştürürken, kadın bedenini bu sanatın sergilendiği birincil tuval olarak kurgulamıştır. Burada çıplaklık, sadece cinsel bir provokasyon değil, aynı zamanda Georges Bataille’ın “Erotizm” adlı eserinde tartıştığı üzere “ölüm ve şehvetin ayrılmazlığı” ilkesinin sinematik bir tezahürüdür. Bataille’a göre erotizm, bedenin sınırlarının aşılması ve bireyin yalıtılmış varlığından çıkıp “sürekliliğe” kavuşma çabasıdır; ancak bu süreklilik, ironik bir şekilde sadece ölümle, yani bedenin nihai parçalanışıyla mümkündür. Slasher, bu felsefi paradoksu kaba ve kanlı haliyle sahneye koyar. Kadın kurbanın çıplaklığı, onun bu “sürekliliğe” en yakın olduğu, toplumsal zırhlarından arındığı andır. Katilin bıçağı bu çıplak tene değdiğinde, ortaya çıkan şey sadece kan değil, erkil sistemin yüzyıllardır bastırmaya çalıştığı tekinsiz, kontrol edilemez “dişil enerji”nin vahşice susturulmasıdır.

Giallo’dan Amerikan slasherına miras kalan deri eldivenli, yüzü görünmeyen katil figürü, aslında Michel Foucault’nun “Hapishanenin Doğuşu” kitabında betimlediği “gözetleyen iktidar”ın (Panoptikon) sapkın bir versiyonudur. Katil, kurbanını gözetlerken aslında onu disipline etmektedir; kurbanın çıplaklığı, onun “itaatkar bir beden” haline getirilme sürecinin ilk aşamasıdır. Ancak slasherda bu disiplin süreci, bedeni iyileştirmek ya da topluma kazandırmak için değil, onu tamamen imha etmek için kullanılır. Kadın düşmanlığı burada epistemolojik bir düzeye taşınır: Kadın bedeni, bilinmesi, fethedilmesi ve sonunda yok edilmesi gereken bir “meçhul”, bir “öteki” olarak kodlanır. Argento’nun Deep Red (1975) veya Suspiria (1977) gibi filmlerinde gördüğümüz barok şiddet, kurbanın acısını bir opera estetiğiyle sunar. Bu estetikleştirme, şiddetin ahlaki ağırlığını hafifletmekten ziyade, izleyicinin bu şiddetten aldığı hazzı meşrulaştıran bir kılıf görevi görür. Çıplak tene vuran keskin kırmızı ışık, şiddeti bir fetiş nesnesine dönüştürürken, kadının bu süreçteki özne olma ihtimalini tamamen ortadan kaldırır.

Bu noktada, slasherın sadece kadınları hedef alan bir tür olduğu yönündeki genel kanıyı, Mary Ann Doane’ın “The Desire to Desire” kitabındaki yaklaşımlarıyla derinleştirmek gerekir. Doane, sinemada kadın izleyicinin konumunu “masochistic identification” (mazoşistik özdeşleşme) üzerinden açıklar. Slasher izleyen kadın izleyici, ekrandaki kurbanla özdeşleşirken aynı zamanda şiddetin bir nesnesi haline gelir. Çıplaklık, bu özdeşleşme sürecinde izleyici için de bir savunmasızlık alanı yaratır. Katilin bakışı, kameranın bakışı ve izleyicinin bakışı arasındaki çarpık üçgen, kadın bedenini her yönden kuşatır. Bu kuşatma, slasher türünün neden kadın düşmanı olarak damgalandığının da temel sebebidir: Tür, kadına sadece kurban olma ya da “rkekleşmiş bir kurtarıcı olma seçeneği sunar. Bu iki uç arasında kalan “arzulayan, çıplak ve bağımsız kadın” ise her zaman ilk elenen, bedeni en çok parçalanan figürdür. Bu, toplumsal cinsiyet rollerinin şiddet yoluyla restore edilmesidir.
80’li yılların slasher patlamasında, özellikle Sleepaway Camp (1983) gibi yapımlarda karşımıza çıkan cinsiyet muğlaklığı, türün kadın düşmanlığına yeni bir perspektif katar. Burada çıplaklık, filmin sonunda bir hakikat anı olarak kullanılır; ancak bu hakikat, genellikle canavarca bir ötekilik ile özdeşleştirilir. Bedenin çıplak hali, artık sadece bir kurbanlık nişanesi değil, aynı zamanda korkunun kaynağı olan “belirsizliğin” kanıtıdır. Kristeva’nın iğrençlik kuramı burada yeniden belirginleşir: Bedenin sınırlarının (deri, giysi, cinsiyet rolleri) ihlal edilmesi, toplumsal düzeni tehdit eden en büyük korkuyu doğurur. Slasher, bu korkuyu kadını (veya kadınsılaşmış olanı) cezalandırarak dindirmeye çalışır. Bu bağlamda, türün çıplaklığa olan takıntısı, aslında bedenin ele avuca gelmez, akışkan doğasından duyulan derin bir nefretin ve korkunun ürünüdür.

Ayrıca slasherın mekan ontolojisini de unutmamak gerekir; terk edilmiş kamplar, banliyö evleri veya ıssız oteller, kurbanın çıplaklığının ve çığlığının toplumsal yankı bulamayacağı “heterotopya”lardır. Bu mekanlarda kadın bedeni, hukukun ve ahlakın dışına çıkarılır. Freud’un “Tekinsiz” makalesinde belirttiği gibi, en güvenli yer olan “ev”, çıplak kurbanın banyoda veya yatak odasında saldırıya uğramasıyla “tekinsiz” bir alana dönüşür. Kadın düşmanlığı, bu tekinsizliği kadının mahrem alanı üzerinden kurar. Kadın en güvende hissettiği anda, yani kıyafetlerinden ve savunmalarından arındığında, erkil şiddet oraya sızar. Bu, izleyiciye verilen şu mesajın sinematik alt metnidir: “Kadın için tam bir mahremiyet ve güvenlik alanı yoktur; onun bedeni her zaman gözetlenmeye ve saldırıya açıktır.”

Slasher üzerine incelediğimiz estetik ve felsefi yapılar, türün sadece bir eğlence aracı olmadığını, aksine kadın bedeni üzerinde yürütülen bir iktidar mücadelesinin görsel dökümü olduğunu göstermektedir. Çıplaklık, bu mücadelede kullanılan bir silah, şiddet ise bu silahın tetiğidir. Slasherın tarihsel başarısı ve hastalıklı durumunun yegane kanıtı, toplumun bilinçdışındaki bu şiddetli arzuları bir “korku” maskesi altında legal bir haz alanına taşıyabilmesidir.

Dişil Olana Karşı Dehşet: Cadı ve Patriyarki

Ormanın bittiği yerde başlar medeniyetin tedirgin uykusu. Aslında varolmayan fakat zihnimizin bize oluşturduğu sınır çizgisi, sadece ağaçların seyreldiği coğrafi bir eşik değil, aynı zamanda bilinenin güvenli kucağından bilinmeyenin tekinsiz karanlığına atılan ilk, ürkek bakıştır. İnsanlık tarihi, biraz da bu sınırda nöbet tutanların hikâyesidir; ancak nöbetçilerin en korktuğu şeylerden biri, dışarıdan gelecek bir canavar değil, ormanın derinliklerinden, belki de bizzat karanlığın rahminden doğup köye, şehre, yatağımızın başucuna sızan kadim bir figürdür: Cadı. Bu yazı dahilinde, insanlığın bu en eski günah keçisini, en yanlış anlaşılmış şifacısını ve belki de ilk feminist başkaldırı olgusunu, yani “Cadı” kavramını inceleyeceğiz. Cadının tarihi, süpürgesine binip uçan yeşil tenli kadınların masalı değil; iktidarın, korkunun, arzunun ve toplumun kendine nasıl bir “öteki” yarattığının kanla yazılmış sosyolojik ve estetik tarihidir.

Cadı dediğimizde, zihnimizde beliren imge yüzyıllar içinde öylesine deforme edildi ki, gerçeğin arkeolojisini yapmak neredeyse imkânsız hale geldi. Ancak bu kazıya başlamak için kelimenin köklerine, topraksı ve kanlı geçmişe inmek şart. Michelet, La Sorcière’de cadıyı, orta çağın umutsuzluğu içinde doğanın kucağına sığınan bir isyankar olarak tanımlar. Kilise çanlarının sesinin ulaşamadığı vadilerde, feodalitenin kırbacının gölgesinden uzakta, otların ve yıldızların dilini konuşan kadındır cadı. Sosyolojik açıdan baktığımızda, cadı avlarının zirveye ulaştığı 16. ve 17. yüzyıllar, sadece dinsel bir histerinin değil, aynı zamanda mülkiyet ilişkilerinin ve toplumsal cinsiyet rollerinin yeniden tanımlandığı sancılı bir doğum sürecidir. Silvia Federici, Caliban ve Cadı’da bu süreci, kapitalizmin ilkel birikim döneminde kadın bedeninin disipline edilmesi ve üreme gücünün devlet/kilise kontrolüne alınması olarak okur ki, bu tespit, tarihsel romantizmin sis perdesini dağıtan keskin bir bıçaktır. Cadı, bu bağlamda, sisteme entegre edilemeyen, bilgiyi (şifayı, doğumu, ölümü) kurumsal otoritenin tekelinden bağımsız olarak kullanan kadındır. Tarlanın bereketiyle de, hayvanın hastalığıyla da, erkeğin iktidarsızlığıyla da ilişkilendirilen bir ‘neden’ deposudur. Rasyonel aklın henüz dünyayı büyüden arındırmadığı bir çağda, her felaket bir fail arar ve bu fail, genellikle köyün kenarında yaşayan, kimseye müdana etmeyen kadınlardır.

Görsel sanatlarda bu fail arayışının izlerini sürmek, insan psikolojisinin karanlık dehlizlerinde bir gezintiye çıkmak gibidir. Goya’nın Witches’ Sabbath tablosuna baktığınızda ne görürsünüz? Orada toplanmış olan kadınlar, deforme olmuş yüzler ve ortada duran görkemli, ürkütücü kara keçi, yani Şeytan. Goya, Aydınlanma Çağı’nın şafağında, İspanya’nın batıl inançlarla örülü ruhunu resmederken, aslında cadıyı canavarlaştıran bakışı eleştirir mi, yoksa onu yeniden mi üretir? Bu, sanat tarihinin en çetrefilli sorularından biridir. Oysa Albrecht Dürer’in gravürlerinde cadı, daha dünyevi, ama bir o kadar da tekinsiz bir figürdür. Ters binen, havada süzülen, saçları rüzgârla değil, kendi içsel kaosuyla savrulan kadınlar. Ancak 19. yüzyıla, romantizme ve sonrasındaki Pre-Raphaelite kardeşliğine geldiğimizde, cadının estetik bir dönüşüm geçirdiğini görürüz. Frederick Sandys’in Medea’sı veya John William Waterhouse’un Büyülü Çember tablosundaki kadın, artık grotesk bir kocakarı değildir; tehlikeli, baştan çıkarıcı, gücünün farkında ve bu gücü estetik bir silaha dönüştüren bir “Femme Fatale” durumudur. Sanat, korkuyu arzuya dönüştürmeyi başarmıştır. Cadı artık sadece korkulan değil, aynı zamanda gizlice arzulanan, kaotik enerjisiyle erkeği ve düzeni yıkıma sürükleyen bir güzellik abidesidir. Bu görsel evrim, toplumun kadına bakışındaki ikiyüzlülüğün de bir aynasıdır: Kadın ya itaatkâr bir Meryem’dir ya da baştan çıkarıcı bir Havva/Lilith kırması.

Yüzümüzü tablolardan edebiyata çevirdiğimizde de benzer bir evrimle karşılaşırız, ancak kelimelerin gücü, imgenin donukluğunu aşarak cadıya bir “ses” verir. Shakespeare’in Macbeth’indeki üç cadı, “Double, double toil and trouble” diyerek kazanın başında kaderi örerken, aslında antik Yunan’ın Moirai’lerinin (Kader Tanrıçaları) grotesk birer yansımasıdırlar. Onlar, Macbeth’in hırslarını gıdıklayan, ama eylemi bizzat gerçekleştirmeyen dış seslerdir. Ancak edebiyat tarihinde cadının en çarpıcı, en yürek burkan ve en bizden tasvirlerinden biri, Arthur Miller’ın Cadı Kazanı (The Crucible) oyununda karşımıza çıkar. Burada cadılık, metafizik bir güç değil, toplumsal bir histerinin, bastırılmış cinselliğin ve kıskançlığın yarattığı bir silahtır. Salem’in dindar püritenleri, kendi günahlarını örtmek için “cadı” etiketini bir giyotin gibi kullanırlar. Abigail Williams’ın suçlamaları, aslında patriyarkal düzenin kendi kuyruğunu yiyen bir yılan gibi nasıl zehir saçtığının kanıtıdır. Miller, McCarthy döneminin komünist avına bir alegori yaparken, cadı avının zamansız ve mekânsız bir mekanizma olduğunu, “öteki” yaratma ihtiyacının insanın kodlarına işlendiğini haykırır.

Fakat benim için edebi cadıların kraliçesi, tartışmasız Mihail Bulgakov’un Usta ve Margarita’sındaki Margarita’dır. Moskova’nın boğucu, bürokratik ve determinist atmosferinde, sevdiği adamı kurtarmak için ruhunu şeytana satan ve bir cadıya dönüşen Margarita. Onun süpürgesine binip Moskova semalarında süzüldüğü, eleştirmenin evini darmadağın ettiği sahne, dünya edebiyatının en etkileyici anlarından biridir. Margarita’nın cadılığı bir lanet değil, bir özgürleşmedir. Toplumsal normların, “hanımefendi” kimliğinin getirdiği zincirleri kırıp atar. Çıplaktır, vahşidir ve nihayetinde kendisidir. Bulgakov, cadılığı bir güç istenci, bir aşk manifestosu olarak yeniden kurgular. Margarita, ne Goya’nın grotesk figürüdür ne de Miller’ın kurbanı; kendi kaderini tayin eden, kozmik bir şakanın hem öznesi hem de nesnesi olabilen modern bireydir. Türk edebiyatına baktığımızda ise, Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Cadı romanı, rasyonel akıl ile batıl inanç arasındaki çatışmayı, yine döneminin pozitivist rüzgârlarıyla harmanlayarak sunar. Bizim edebiyatımızda cadı, daha çok hortlak veya gulyabani ile karışan, mezardan kalkan bir figürdür; Batı’daki “büyücü kadın” arketipinden ziyade, ölümün ve geçmişin geri dönüşüyle ilgilidir. Ancak her iki kültürde de ortak olan, kontrol edilemeyene duyulan ilkel korkulardan biridir.

Bu edebi ve görsel miras, sinemanın icadıyla birlikte gümüş perdeye yansıdığında, cadı figürü belki de en güçlü tekrar dirilişini yaşadı. Sinema, doğası gereği büyüye en yakın sanattır; zamanı büker, mekânı değiştirir ve olmayanı var eder. Benjamin Christensen’in 1922 yapımı yarı-belgesel şaheseri Häxan, o zamana kadar yapılmış en cesur işlerden biriydi. Orta Çağ gravürlerini hareketli görüntülerle canlandıran film, cadı avlarını histerik bozukluklarla ve cinsel baskılamalarla açıklayarak Freudyen bir okuma sunuyordu. Häxan, korkutmaktan ziyade anlamaya çalışan, ama görsel diliyle (şeytanın kıçını öpen kadınlar, uçan süpürgeler) seyirciyi dehşete düşüren bir yapıttı. Sinema tarihi boyunca cadı, bazen Oz Büyücüsü’ndeki gibi “kötü batı cadısı” olarak karikatürize edildi, bazen de Veronica Lake’in oynadığı I Married a Witch gibi filmlerde romantik komedinin nesnesi oldu.

Ancak 1960’lar ve 70’ler, yani ‘karşı kültürün’ ve feminizmin haklı yükselişi, sinemadaki cadıyı da radikal bir biçimde değiştirdi. Roman Polanski’nin Rosemary’nin Bebeği (Rosemary’s Baby), cadılığı bir orman ritüelinden çıkarıp modern çağa, güvenli “Dakota” binasının içine taşıdı. Burada korku, süpürgeler veya kazanlar değil, yan komşunuzun ikram ettiği tuhaf tadı olan mus, kocanızın kariyer hırsı ve bedeninizin üzerindeki kontrolünüzü kaybetmenizdi. Rosemary’nin paranoyası, aslında modern kadının, tıp dünyası ve evlilik kurumu tarafından nasıl kuşatıldığının bir metaforuydu. Hemen ardından gelen Dario Argento’nun Suspiria’sı (1977), cadılığı saf bir estetik deneyime, neon ışıklarının ve Goblin’in müziklerinin eşliğinde bir kâbus balesine dönüştürdü. Suspiria’da cadılar bir dans akademisini yönetirler; çünkü büyü de dans gibi bedenseldir, ritmik bir ayindir. Luca Guadagnino’nun 2018’deki yeniden çevrimi ise bu temayı daha da derinleştirerek, cadılığı İkinci Dünya Savaşı sonrası Almanya’nın suçluluk duygusu ve “annelik” kavramının karanlık yüzüyle harmanladı.

Günümüz sinemasında ise, Robert Eggers’ın The Witch filmi, tüm bu birikimin üzerine inşa edilmiş modern bir klasik olarak karşımızda duruyor. “Bir Yeni İngiltere Halk Masalı” alt başlığıyla sunulan film, tarihsel gerçekliğe o kadar sadıktır ki, diyaloglar bile dönemin mahkeme kayıtlarından esinlenilmiştir. Filmdeki genç kız Thomasin’in hikâyesi, püriten bir ailenin ormanın kıyısında çöküşünü anlatır. Ancak filmin finali, sinema tarihin en cüretkâr anlarından biridir. Thomasin, ailesinin ikiyüzlülüğünden, babasının başarısızlığından ve annesinin nefretinden, şeytanla (Black Phillip) anlaşarak kurtulur. Şeytan ona ilginç bir soru sorar: “Muhteşem bir hayat sürmek istemez misin?”. Thomasin’in cevabı, ormanın derinliklerine yürümek ve diğer cadılarla birlikte ateşe yükselmektir. Bu, bir düşüş değil, bir yükseliştir. Eggers, cadıyı mutlak kötü olarak değil, patriyarkal baskı altındaki bir genç kadının tek kaçış yolu olarak sunar.

Popüler kültürde ise işler biraz daha karışık. Harry Potter evrenindeki Hermione Granger figürü veya Marvel’ın Scarlet Witch’i, cadılığı bir tür süper kahramanlık veya akademik bir yetenek olarak sunarak, kavramın tekinsiz, kanlı ve cinsel yükünü hafifletiyor. Bu ehlileştirme, kapitalizmin her türlü alt kültürü ve isyanı metalaştırma yeteneğinin bir parçası. Bugün Instagram’da veya TikTok’ta #WitchTok etiketi altında kristallerini sergileyen, tarot bakan ve “manifestleyen” milyonlarca genç kadın görüyoruz. Bu, bir yandan cadılığın marjinal bir estetiğe indirgenmesi gibi görünse de, diğer yandan spiritüelliğin kurumsal dinlerin tekelinden çıkıp bireyselleşmesinin, kadının kendi maneviyatını kendi kurallarıyla inşa etme çabasının bir tezahürüdür. Tıpkı orta çağdaki ataları gibi, modern cadı da doğayla, kendi bedeniyle ve evrenle doğrudan, aracısız bir bağ kurma peşinde.

Ancak tüm bu popülerleşmeye rağmen, Cadı arketipi bilinçdışımızın en karanlık köşesinde pusuda beklemeye devam ediyor. Çünkü Julia Kristeva’nın “iğrenç” dediği kavramla, yani benliğimizin sınırlarını tehdit eden, hem tiksindiğimiz hem de büyülenmekten kendimizi alamadığımız bir özle yakından ilişkili. Cadı, yaşlanan bedendir, kontrol edilemeyen doğadır, regldir, kanamadır, doğumdur, çürüyüştür ve yeniden doğuştur. Keskin, kurallı ve stabil halde kendi kaosunu yaşayan çelişkili dünyamızda, cadının temsil ettiği çiğ, kanlı ve gerçek doğaya duyduğumuz özlem ve korku hiç bitmeyecek.

Tarih, sanat ve edebiyat boyunca izini sürdüğümüz cadı, aslında tek bir figür değil, bir aynadır. Engizisyon yargıcı aynaya baktığında kendi cinsel korkularını ve iktidar hırsını gördü. Goya baktığında insanlığın deliliğini, Miller baktığında toplumun paranoyasını, Bulgakov baktığında özgürlüğü, Eggers ise kurtuluşu gördü. Biz bugün aynaya baktığımızda ne görüyoruz? Belki de içimizdeki bastırılmış, “hayır” demeye, ormana kaçmaya, ateşin etrafında çıplak ayakla dans etmeye ve tüm ‘nimetlerinden’ faydalandığımız ‘muhteşem bir yaşamaya’ hasret kalan parçamızı. Cadı ölmedi, hiç ölmedi. Biz mahkumu olduğumuz sistemin parmaklıkları ardında yaşamı sürdürdüğümüz sürece cadı da bizimle birlikte yaşamaya devam ediyor. Ormanın kıyısı hâlâ orada ve biz hâlâ karanlığa bakıp, içimizden bir şeylerin bizi çağırdığını duyuyoruz. Ve belki de, süpürgeleri dolaptan çıkarmanın vakti çoktan gelmiştir.